23 Ağustos 2010 Pazartesi

Twitter'da susarak içinde biriktirdiklerini Blogger'a aktarmak

Everyone I know is getting married or pregnant. I'm just getting drunk.*

*Tanıdığım herkes ya evleniyor ya da hamile. Bense yalnızca sarhoş oluyorum.

Merhaba sevgili okurlar, okumazlar, severler, tiksinirler! Bugün gene akılalmaz (!) bir konu ile buradayım. Ve hayatın gerçekleriyle savunmasız ve zavallı bir şekilde başbaşayım. Bugünkü yazım, ilginç bir şekilde günlük niyetine girilen bir yazı niteliğinde. "Blog yazarlığı"nın asıl amacı da aslında budur; ancak bilirsiniz ki (bknz: geçen yazım) bendeniz ne yazık ki bu tür yazılar yazamayan bir mahluk idim. Fakat artık içimde biriktirdiklerimi, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı aklımda evirip çevirip, zihin boşluğuma göndererek bir zihin kirliliği oluşturmaktansa, zaten kirli olan elektronik günlüğüme aktarayım dedim. Nasıl, çok iyi düşünmüşüm değil mi?

Şimdi isterseniz başlıkta çıtlattığım durumu ve bu durum sonrasında yaşadıklarımı, kimsenin kafasını kendi kafam kadar karıştırmamak için, düzgün bir şekilde sıralayarak ileteyim efendim:

10 Ağustos 2010 Salı

Halet-i ruhiyeniz de pek bir enteresan küçük hanım!

Bir sürü haller içinde halim
  
 Ve bendeniz yeniden yeni bir yazımla karşınızdayım efendim. Karşınızdayım diyorum da benim bu yazarı gibi kalbi kırık, yalnız, terkedilmiş blogunu kim okuyor ki? Aslında blogum için terkedilmiş demek yanlış olur, zira onun yanında hiçbir zaman yoldaşları olmadı ki... O her zaman yalnız, yapayalnız bir blogçuktu. O yüzden de benim kadar acı çekmiyor. Ama bir dakika, ben de her zaman yalnız, yapayalnız bir insancık değil miydim ki? Aynı kaderi paylaşıyoruz blogum. Yalnız doğduk, yalnız öleceğiz.
   İlk paragrafımdan da anladığınız gibi içim gene zifiri karanlıklara boğulmuş durumda. Kafamda milyonlarca hayvanat çete savaşları düzenliyor mübarek! İnsanlar genelde melankolik ve duygusal olduğumu bilirler de; gene de bir yığın laf kalabalığı yapmaya devam ederler. Ben sanki bilmiyorum sürekli mutsuz gezmenin hiç de güzel bir şey olmadığını.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir hikâye ile akıp giderken hayat...

Yağmur nedeniyle o kadar mutluyum ki başka hiçbir şey düşünemiyorum.

Masamın üstünde duran telefonun kırmızı ışığı art arda yanıp sönmeye başladı. Bu, bana yeni bir faks geldiğine işaretti, yani okunması ve en acilinden cevaplanması gereken yeni bir ruhsuz kelimeler silsilesi sinir bozucu bir sesle kağıda dökülüyordu. Telefondan tarafa bakmak istemedim, çünkü sanki o tarafa bakmazsam ve o sevimsiz kağıdı görmezsem, cevaplamak için kendimi zorlamam gerekmeyecekti.

Yağmur yağarken evde, kendimi istemediğim işlerle boğuşurken bulmak ne acı! O anda faks üstüne faks evime yığılmıyor olsaydı ve posta kutumda onlarca elektronik posta beni beklemiyor olsaydı, dışarıdaki sağanak yağmurun tadını çıkarıyor olabilirdim. Ne yazık ki, dışarıdaki sağanakta eğlenmek yerine, evdeki sağanakla uğraşmak zorundaydım. Yağmur yağarken kendimi kabuğuma sığmaz bulurum nedense. Normalde asla yapmayı düşünmediğim şeyleri yağmur yağarken yapasım gelir. Böyle bir günde tek yapabildiğim maalesef dışarıdaki mucizenin akıp gitmesini izlerken gerçeklerle yüzleşmekti. Çaresizce bilgisayarımın başına oturup posta kutuma baktım. “İyi günler” le başlayıp, arası soğuk ve zorlama onlarca kelimeyle dolu, “lütfen cevap veriniz” le biten postaları, gönderenlerininkiyle aynı samimiyetsizlik ve bıkkınlıkla cevaplamaya koyuldum.

Yağmur yağarken güzel bir şeyler yemek ister insan.