müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2016 Pazar

Kirli Ağustos (Çok şükür ki göz kapaklarımızı yakmadık)

Efendiiiiiiim, günler haftaları, haftalar ayları kovaladı -neyse ki aylar yılları kovalamadı- ve ben bir türlü yeni bir yazı ile karşınıza çıkamadım. Size karşı ciddi anlamda mahcubum ama esasen en çok kendime karşı mahcubum. Tek tesellim, her şeye rağmen hâlâ "yeni yazılarını bekliyorum!" diyen sadakat timsali dostlarımın bulunması. Ve tabii benim de hâlâ yepyeni yazı fikirleriyle dolu bir zihnimin olması!

Açık konuşmak gerekirse bugün yayımlayacağım yazı yeni bir yazı değil. Geçen yıl ne akla hizmetse, hani bir umut aklıma gelenleri uzatmadan kısa kısa yazıp yayımlarım diye açtığım Tumblr sayfasında yayımladığım bir yazı. Ne yazık ki böyle bir yazı tarzının -yani böyle kısa kısa gündelik yazılar yazmanın- bana pek de uymadığını ve ille de olabildiğince uzun ve "derin" yazılar yazmak dışında fazla seçeneğim olmadığını anladım ve sayfayı kapattım. Hepi topu 15 yazı yazmıştım oysaki. (15 de az değilmiş yahu! Biraz daha zorlasam FOB kadar olacakmış.) Neyse efendim, sonuç olarak anlatmak istediklerimi, yazmak istediklerimi içimde biriktirmeye ve "bir gün yazacağım!" şiarıyla beklemeye devam ediyorum. Aşağıdaki yazıyı özel olarak yayımlamak istememin sebebi ise ağustos ayının bitti bitecek olması. Ağustos üzerine keyfe keder yazılan bu yazıya yazık olmasın, hiç hoşuma gitmeyen şu "2016 yazı yazısız geçmesin" diyerek ufak bir hile hurda işine kalkışayım dedim. Yakın bir arkadaşımın doğum günü vesilesi ile yazılan bu yazıyı, söz konusu dostum Donut'uma, 2014 ve 2015 yazının sevimliliğine, talihsizliklerle dolup taşmış 2016 yazı gibi bir yazı bir daha ASLA yaşamamak ve şahane bir 2017 yazı görmek umuduna armağan etmek istiyorum. (Sevimliliğe ve umuda yazı armağan edilir mi yahu?!) Sevgiler.


Ağustos 2015

"Sizlere Yüzyüzeyken Konuşuruz ile karşılaşma hikayemi anlatmak istiyorum.
Yağmurlu bir İstanbul günüydü. Şimdi böyle deyince hafif yağmurlu romantik bir gün aklınıza gelmesin; şu “bardaktan boşanırcasına” diye tabir edilen bir yağmur çeşidi var ya bildiğiniz ondan yağıyor. Aylardan da ağustos olması lazım. Uzun süredir görmediğim bir arkadaşımı bir güzel bekletmişim. Sucuk gibi de ıslanmışım ayrıca. Onunla beklettiğim mekânda bir kahve içiyoruz, kesmiyor bir de çay içiyoruz, yine kesmiyor gel diyorum günü hemen bitirmeyelim bir kahve daha içelim. Gel diyen benim ama beni başka bir mekâna götüren de arkadaşım bu arada. Beni tatlı mı tatlı, ciciş mi ciciş bir kahveciye götürüyor. Türk kahvelerini içip fallarımıza da baktıktan sonra (şu anda tövbeliyim ama bakmıyorum artık fal falan!) duyuyorum o şarkıyı.  ♫ Ben sana benimle gel demedim ki! ♫ Amanın bu da ne?  ♫ Ben sana benimle gel demedim ki  ♫  N’aptınız siz kardeşim?  ♫ İstedim sadece hiçbir yere gitme  ♫  Hobarey, gitmesin kimse bir yere cidden!  ♫ Aynı cümleyi kurup aynı şehre bakarken; gideceksen şimdi git güneş doğarken  ♫  O sırada saat akşam altı ya da yedi olmalı ama sonuçta bu durum şarkının “vay arkadaş film mi çekiyoruz burada ki siz duruma uygun fon müziği çalıyorsunuz?!” etkisini zerre azaltmıyor. İstiyorum ki hiç kimse gitmesin ama bunu kendim dâhil hiç kimseye söyleyemiyorum. Neyse, o gün bitiyor; eve gidiyorum. Neymiş bu şarkı, kimmiş bunu söyleyen diye bakıyorum ve o sırada Yüzyüzeyken Konuşuruz ile ilk kez karşılaşıyorum.




O günden sonra “Gel Demedim ki” dışında Yüzyüzeyken Konuşuruz’un başka bir şarkısını dinlemiş değildim. Yine bir ağustos ayında (bu senenin ağustosu, yani aradan bir sene geçmiş) arkadaşın doğum gününü kutlamak için gittiğimiz mekânda hiç utanmadan “Gel Demedim ki”yi istek parça yapmam üzerine -ki kendimi inanılmaz havalı hissetmiştim- doğum günü çocuğu sevgili arkadaşım beni başka bir Yüzyüzeyken Konuşuruz şarkısı ile tanıştırdı. “ 'Çay Demleyecek misin?’i de istesene Pınar!” Şarkının adının “Ateş Edecek misin?” olduğu gülüşmelerle anlaşıldı ve “Gel Demedim ki?”nin ardından  ♫ Ateş Edecek misin?♫  çalındı.  ♫Beni bu kentte tutan Boğaz’ı değil geçmişimdir; sen nasıl gidiyorsun hep merak etmişimdir?♫  Olamaz yine bir 'gitmek' sözü geçiyor.  ♫Rahatsız ediyorum ama çiçeğe su verdin mi; evet bunun için aradım başka ne olabilir ki?♫  İnsanın böyle sudan bir şey için telefon edip boyunun ölçüsünü alası geliyor. (Yüzyüzeyken Konuşuruz ile ikinci karşılaşmam sayılabilecek bu şarkı ise bana artık hep BFF’imi hatırlatacak, selam olsun!)


Son olarak da sanırım iki gece önce ders çalışırken “Dur” dedim “bu grubun bütün şarkılarını bir dinleyeyim hele!” Şarkıdan şarkıya atlarken karşıma çıkan şarkılardan biri beni ciddi şaşırttı, zira şarkıda adım geçiyordu! İlk kez Pınar’lı bir şarkı duyuyordum. İkinci bir şaşkınlık sebebi ise aslında bu şarkıyı arkadaşımın doğum günü mekânında da dinlemiş olmam. Sözlerine dikkat etseydim adımı da duyacaktım demek ki. Pınarlar hep böyle işte, umursamaz ve soğuklar, n’aparsınız.
 ♫ "Bak n’olursun dinle beni gitme sana muhtacım!”
“Peki ben bana muhtaç adamı ne yapayım?”
“
Pınar bunu deme n’olursun! Beni dinlemeden gitme pişman olursun!”  ♫ 
Yani her Pınar da bunu demez, korkmayın, o kadar da değil.
Yüzyüzeyken Konuşuruz ile karşılaşmalarım bu şekilde. Burada paylaştığım şarkı ise grubun isminin geçtiği (Yüzyüzeyken Konuşuruz ne güzel bir grup ismidir!) “Senede Bi’kaç Gün” şarkısı. Bu şarkı ile ilgili özel bir hikayem yok “seni seviyorum ama bunları yüzyüzeyken konuşuruz!”
Yazı dışı not: 2015 ağustosundan sonra Yüzyüzeyken Konuşuruz'u neredeyse hiç dinlemedim desem yeridir. Ancak şunu ifade etmem gerekir ki alternatif Türk müzik gruplarını ilgiyle takip ediyor ve dinliyorum! Özellikle oldukça ilginç adlara sahip olmaları kalbimi ayrıca feth ediyor! (Bu grup dışında Halimden Konan Anlar, İkiye On Kala ve Yok Öyle Kararlı Şeyler'i örnek olarak verebilirim.) Yüzyüzeyken Konuşuruz ifadesi bana hep şöyle bir diyaloğu çağrıştırıyor ve tez zamanda böyle bir repliği kullanmak için bana can attırıyor:
- X konuşmamız lazım.
- Ne söyleyeceksen telefonda söyle!
- Telefonda olmaz, yüz yüze konuşmalıyız. Bilirsin, bazı şeyler sadece yüz yüzeyken konuşulmalıdır. (Neler diyorum ben?!)
- HOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOFFFFFFFFFFFFFF!!!! (Kapattı)
- Saat ikide Beşiktaş'taki... hey? AMA AMA YAPMA BUNU YAPMA! (Bu son iki repliği montajda atamaz mıyız kaptan? Hey, kaptan?!)
Yazı dışı not 2: Yüzyüzeyken Konuşuruz'un bilumum şarkılarını bu yazı vesilesiyle bir daha dinleyeyim dediğimde karşıma grubun yepyeni ve şahane bir şarkısı çıktı. 



 ♫ Belki öptüm, belki sevdim, belki senden bahsettim
Ne fark eder? ♫ (Fark etmiyor hakikaten de yahu)
♫ Bi' sabah uyandım yoktun arandım yoktun hâlâ bulamıyorum ♫ (Aramakla bulunmuyor ki kardeşim.)

29 Nisan 2012 Pazar

Dinmiyor gönlümün hicran yarası

"Şarkılarda ağladık, şarkılarda güldük
Şarkılarda ayrılık, şarkılarda üzüldük"

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun, Şahin Çandır (güfte)

"Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle !" demiş Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Ender'i. Bu durumun aynısı benim için şarkılarda geçerli. Ne zaman birisine bir şarkı önerecek olsam ya da bir yerde -Twitter ve Facebook denilen melanet ortamlarda- bir şarkı paylaşasım gelse, bir şeyler beni frenliyor. Doğrusu ben bu durumu önceleri pek de paylaşımcı olmayan sinir bozucu karakterime vermiştim fakat üzerine biraz düşününce anladım ki, paylaşmayı istemediğim şey sevdiğim şarkılar değil gizlediğim duygularım imiş.

Şarkıların hayatımızdaki yeri tartışılmaz. Seneler geçtikçe, anılar çoğaldıkça, bir şeyler kaybedildikçe daha da anlam kazanır olur şarkılar. Hele ki benim hayatımda, şarkıların belki de gerekenden çok daha büyük bir yere sahip olduğunu bilseniz şaşırdınız bence. "Aşırı duygusallığın bünyeye başlıca zararları"ndan biri de ne yazık ki bu, gel gör ki "şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki!"

İşte özellikle duygusallığın ve yalnızlığın dibine vurduğum şu sıralar (öyle olmadığım bir zaman varmış gibi konuşarak sizleri yanılttığım için özür dilerim) şarkılar benim bir parçam oldu sanki, bir dost gibi, bir yoldaş gibi, bir sevgili, bir evcil hayvan, balkondaki çiçek, fincandaki çay gibi. Apayrı bir şey oldu işte. Bu nedenle de, birileri o şarkıları dinlediklerinde kalbimi de okuyorlarmış gibi hissediyorum. Sanki o şarkıyı dinlerken benim ne düşündüğümü anlayacak, o şarkının hangi anıyı, hangi olayı, hangi kişiyi çağrıştırdığını öğrenecekmiş korkusunu yaşıyorum. Mesela o şarkıyı gecenin bir yarısı dinleyip de uyumadığımı, ötekini 2.03'e kadar geri sarıp tekrar tekrar dinlediğimi, bir diğerinde geçen bir sözü tekrar duyabilmek için şarkıyı en baştan defalarca kez dinlediğimi bileceklermişçesine bir endişe içerisindeyim. Ya da işte şu şarkıyı dinlerken nasıl da kafamı masaya gömdüğümü, bir diğerinde nasıl yalnız başıma ağladığımı, bir ötekini dinlerken nasıl sıkılıp da kalkıp gidemediğimi görecekler inancını taşıyorum. O duyguları bilmesinler istiyorum. Sakladığım şeyleri görmesinler istiyorum.

Oysaki şu yaptığım düpedüz "manyaklık", farkındayım. Öncelikle, millete ne senin saçma sapan duygularından, anılarından, sırlarından? Sanki devlet sırrı taşıyorsun? Sanki Ferhat oldun dağları deliyorsun? Sanki 1000 yıllık geçmişin var da tarihe adını altın harflerle yazdırıyorsun? Nedir yani bu, kendini dünyanın merkezine koymak değildir de? İş olsun. İkincisi, şarkılar, şiirler, kitaplar herkesin onlara yüklediği anlamlar kadardır, kişiye özeldir yani. Sen şu şarkıyı çok seversin, çünkü bilmem nesi sana bilmem kimi hatırlatır fakat o "tırt" şarkı kimseye yaranamaz. Ya da biri müzikalitesinden, sözlerin derin anlamından, enstrümantal zenginlikten filan söz eder, o şarkının ne kadar büyük bir eser olduğunu söyler de sana hiçbir anlam ifade etmez. Bu işler böyledir, herkes bir şeylere anlam yükler, bazıları bir şeylere çok daha fazla anlam yükler.

Böyle dedim yazdım çizdim ama içimden bir ses saklamaktan ziyade anlaşılamamaktan ya da daha kötüsü yanlış anlaşılmaktan korktuğumu söylüyor. O kadarını bilemeyeceğim ama "benim ketumluğa meyyalim vallahi dertten!" der, kendimi şiirlere, şarkılara vururum.
Ve zor da olsa bir şarkıyı paylaşmadan buradan geçemem.
Şarkıların da gözü kör olmasın ayrıca.


28 Ağustos 2011 Pazar

Hatıralarda sakla beni kimse bulamasın

Ayda bir yazma alışkanlığını edinmemin suçunu içinde bulunduğum üşengeçlik çıkmazında arayın. Yazmayı tasarladığım derin (kime göre neye göre?) mevzular ile yazılması gereken, yahut bendenizin yazılması gerektiğini düşündüğü konuları da bloğun misyonuna sığınarak bir kenarda bekletebilirim sanırım: “'Keyfe Keder Okunmayası Blog' ile başlayan kısmen ciddi ve istikrarlı blog geçmişinden sonra, Fazla Orijinal Blog, nam-ı diğer FOB, yazarının daha fazla içinde tutamadığı duygucuk ve düşünceciklerini ifade edebildiği yegâne yer olarak bir sığınak görevi görmektedir.”

Üç şairin sevdiği kadın hikayesini bilirsiniz. Hayır yanlış biliyorsunuz, üç şairin bir kadını sevme hikayesini bilmelisiniz. Bu üç şairin sevdiği kadın ne tür bir kadındır, üç şair bu kadında ne bulmuştur, kadının kalbi esasen kimdedir gibi sorular merak edilesi. Ancak, benim bir dişi olmama rağmen üç şairin sevdiği bir kadın olmak istemediğimi de bilmeniz gerekir. Sevilen taraf olmaktansa, seven taraf olmak daha güzeldir çünkü.[1]
Bana dişiliğimi sorgulatası bu hanımı geçip de üç şaire gelirsek, bu hikayeyi öğrendiğim vakit bu şairlerden hangisi olabilirdim diye düşünmezlik de edemedim haliyle. Seven taraf olarak,  sevdiği kadına ulaşan şair olamayacağım kesin. Zaten “Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat” demek de hiç bana göre değil. Sevdiğini kaybetmiş şair de değilim ama, “Ay ışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni” de diyemem. Sevdiğine asla kavuşamamış, kim bilir belki de uzaktan, bir başka biçimde sevmiş şair olmalıyım o halde, “Seni görünce  dünyayı dolaşıyor insan sanki, hani Etiler’den Hisar’a insek bile” diyen. Ben de inebilirim Etiler'den Hisar'a dünyayı dolaşırcasına sanki?

Üç şairin bir kadını sevmesi hikayesi, edebiyatçıların (şair olsun yazar olsun) ayrıksı ve zaman zaman değil her zaman vuku bulan hastalıklı -demek doğru olur mu?- mizaçlarının da bir örneği olarak gösterilebilir. Bu durum, seven taraf olmanın yanı sıra, şair ya da yazar olmanın nasıl bir şey olacağını düşündürdü. Mesela bir yazar olsam nasıl bir hayatım olurdu? Kendimi yazar olarak düşlemek hoşuma gidiyor. Yazar olabilirliği olan bir şahıs olup olmadığımı sorgulamaksa mevzuumuz dışında. O halde, kendimi en azından bu yazı içinde yazar olarak düşlemeye devam edeyim; zira “bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır.” (Murathan Mungan)


Bir yazar olarak hayatım, akşam 11’de başlar sabah 7’ye kadar sürerdi. Yazana kadar karın ağrıları içinde kıvranırdım. Daktilom olurdu kesinlikle, sabaha kadar tak.. tak.. Bilgisayarda da yazardım tabii, ama daktilo ilhamın gerçekten geldiğine inandığım anlarda vazgeçilmezim olurdu. 2 oda, 1 salon bir evim olurdu; 1 oda kitaplarıma ayrılırdı, ama öyle böyle değil yüzlerce eski yeni kitaplar, defterler… Sahaflarda dolap beygiri gibi dönerek alınmış kitaplar, sözlükler, gazetelerden kesilmiş çeşitli haberler ve dergiler de kütüphane odamın olmazsa olmazları olurdu. Ne düzgün, ne dağınık diyebileceğimiz bir oda olurdu bu. Yatak odama pek uğramazdım, pek de uyumazdım zaten. Salonumda yaşardım, balkonum olurdu, balkona bakan bir tarafta da çalışma masam. Üstü elbette çok karışık olurdu. Kül tablası ve kupa eksik olmazdı, 7/24 çay demlenirdi evimde muhakkak. Ya yalnız yaşıyor olurdum, ya da kedim olurdu. Kediye bakamazsam balıklarım olurdu. Balkonda oturmayı çok severdim. Masamın üzerinde lamba da olurdu, bir de fotoğraf. Belki ailemin fotoğrafı. Plak çalarım ya da gramofonum da olsa ne güzel olurdu. Enteresan çalışma saatlerimden arta bulduğum zamanlarda dışarı çıkardım. Ufak ama şirin bir mahallede oturuyor olurdum. Mahalleli beni tanırdı, selamlaşırdık. Sonra belki haftada bir sevdiğim üç beş dostumla buluşurdum. Sinema veya tiyatroya giderdim muhtemelen yalnız.  Hafif melankolik bir insan olurdum ama severdim de öyle yaşamayı; unutamadığım bir aşkım olurdu, birkaç insan bilirdi sadece, aramızda da lafı geçmezdi zaten bu durumun. Ama saygı duyulası bir aşk olurdu bu, o uzaklarda olurdu ama bir iki kez daha karşıma çıkmış olurdu, merhabalaşırdık belki. Ya da oturup çay içerdik. Yazdığım şiirlerde o olurdu; ama çok da şiir yazmazdım zaten. Daha çok romanım üzerinde çalışırdım, çok uğraşırdım, mahvederdi beni, uykusuz bırakırdı. Ama sonunda çok güzel bir roman olurdu, naif, sade bir dili olur ama az sözle çok duygu paylaşırdı bizimle. Tatlı bir hüzün olurdu kesin içinde. Bir kadını seven üç şair romanım için biçilmiş bir kaftan olabilirdi; fakat gene de daha uysal bir konu seçerdim ben romanım için. Hikaye de yazardım, hatta hikaye yazmayı çok severdim. Ama hikayelerimi pek sevmezdim. Ya da öyle derdim, romanımı çok sevsem de hikayelerim vazgeçilmezim olurdu.


Mesele işte bundan ibaret. Ben kendi romanını okuyan yazar Yaşam Pınarım’ı düşünedurayım, siz de üç şairden bir tanesinin bir şiirinin müziğe dökülüşünün tadını çıkarın. “Çık gel bir kez daha, beni bozguna uğrat.” diyen saygı duyulası aşıklara da gelsin mi bu şarkı? Gelsin, gelsin.


Konuyla alakalı olarak, “Fuzuli’ye sormuşlar” diye başlayan ve ona isnat edilen bir kıssa mı diyelim, özlü söz mü diyelim, şiir mi diyelim her neyse işte bir mesele vardır. Konu bütünlüğünü bozmaması açısından (konu bütünlüğü diye bir şey mi kaldı ALLAHINI SEVERSEN?!?!) o durumu bir dipnot olarak vermeyi uygun gördüm: Fuzuli’ye sormuşlar: “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” diye. O da “sevmek” demiş, “çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın.” Valla bu latifenin her yerde dönüp durması, hatta saf aşık gençlik tarafından da oldukça benimsenmiş olması bence içeriğin doğruluğuna zarar vermez; lakin bu lakırdı gerçekten Fuzuli’ye mi aittir, orasını da ben bilemeyeceğim.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Eskiden buralar hep dutluktu evladım.

Dalgalı saçlarına hayran* olduğum
Yüzüne bakmaya doyamadım ben
İbret için gelmiş derler cihana
Seni sevmelere kıyamadım ben

 "Buraya pembe renkle, aşk hakkında yazılmış okkalı bir alıntı yazıldığını farz edin. Mesela 'Okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık sevdada boğulur.' "

"Gece yarısı girilen yazıdan hayır gelir mi, gelirse ne kadar gelir, bir insan neden bütün bir ömür kendini oyalar da yapması gereken şeyler ömrünün son demlerinde aklına gelir, neden okyanusta ölmez de gider bir kaşık sevdada boğulur, insanın ölmeden önce gerçekten bütün hayatı gözünün önünden bir film şeridi gibi akıp geçer mi, aşk tesadüfleri sever mi, aşk her şeyi affeder mi, her şey zamanla geçer mi?" gibi soruları bir kenara bırakalım.

Kendisini fazlaca orijinal zanneden sıradan bir insan olabilirim; ancak elimden gelse -cıvık ve klişe tabirler kullanmayı da göze alarak- sevenleri asla birbirinden ayırmazdım. Düşününce, her ne kadar pek çok şeyin sıkıntısını çekiyor olsam da, severek ayrılma gibi insanı mahv ü perişan edecek bir durumu asla yaşamamış olmanın verdiği haklı huzuru da zaman zaman duyuyorum. Burada bahsettiğim şey, sevdiceğinden ayrılma dediğimiz gönül mevzuu, kendi hayal ve gayelerime erememeyi kastetmiyorum. Rica ederim bu konuyu kapatalım kuzum.

Eskiden, sevenlerin birbirlerinden ayrılmasına sebebiyet veren bir araba dolusu durum vuku bulurmuş. Herhalde bunlardan en sık rastlananlardan biri de açılamama, aşkını kalbine gömme gibi isimler verilebilecek durum olsa gerek. Şimdi ise sevenlerin -ya da sevdiğini söyleyenlerin- arasında neredeyse hiç engel yok. Gene de ayrılan ayrılana. Eskiden "kavuşamama" genelde yıkılması ya da delinip geçilmesi çok zor olan dış engeller nedeniyle olurken, - ya da insanlar çekinmekten birbirine hissiyatını ifade edemezken- şimdiki ayrılıkların nedeni ise çoğunlukla iç engeller. Şimdiki devir yasakları delme devri, kurallar yıkılıyor ama kurallarla beraber başka şeyler de yıkılıyor sanki. Şimdinin sevenleri, neyi nasıl sevmeleri gerektiğinden bile habersiz, çoğunun gözü dışarda, gözü dışarda olmayan ise neredeyse akıl hastanesine yatacak kıvamda! (Kıdemli bir ilişki uzmanıymış gibi ahkam kesmeyi ne de iyi biliyorum!)

"Eski .....lar şimdi ..... oldu" gibi bir atasözünün varlığını hatırladım ve bu yazıya çok da yakışacağını düşündüm -malum konumuz eski aşıklar versus "yeni manitalar"- ancak cümlenin öznesi neydi, bununla bağlantılı olarak nesnesi neydi bir türlü hatırlayamadım. Google'a şu yukarıdaki hatırladığım kelimeleri girdim -yani "eski şimdi oldu" diye- ve elbette aradığımı bulamadım. Ama güzel cümlelerle karşılaşmadım da değil. 10 tanesini yazayım mesela:
  • Çıldır'ın Eski Hocası Şimdi Ardahan Diş Hastanesi Müdürü Dernek Başkanı Oldu. (ne oldum dememeli, ne olacağım demeli)
  • Eski Mücahitler Şimdi Müteahhit Oldu. (tedbil-i meslek iyi birşeydir.)
  • Eski Aşiretler Şimdi Holding Oldu (<-- benim favorim de bu oldu.) 
  • Eski Kot Pantolonum Bakın Şimdi Ne oldu? (merak ettim, baktım valla. hatun pantolondan ceket yapmış daha ne olsun? ne insanlar var şu dünyada yahu....)
  • Eski Gerillalar Şimdi Turist Rehberi Oldu (hayatta her şey mümkün)
  • Eski Kardeşler Şimdi Aşık Oldu. (dizi icabı kardeş olanlar söz konusu arkadaşlar, panik yok, sakin olun.)
  • Eski Aşıklar Şimdi Birbirlerine Düşman Oldu. (olur olur, bal gibi olur.)
  • Şimdi de Eski Sevgili Meliha'ya Dert Oldu. (olacağı buydu.)
  • Sinop Eski Hakimi Oyuncu oldu. (olabilir, eski doktor da şarkıcı oldu, n'olmuş yani?)
  • Eski Köpek Katili Köpek Dostu Oldu (bu kişi Fatih Ürek imiş arkadaşlar.)
Ve ben aradığımı, Google'da, arama sonuçlarımın 8.sayfasında görmeden önce, *BİR REKLAM* çok sevdiğim sitelerden biri olan Türk Dil Kurumu'nun internet sitesinde, Atasözleri ve Deyimler bölümünden buldum. Ben aradığımı TDK ile buldum, sıra sizde. *BİR REKLAM* "Eski çamlar bardak oldu." Evet bütün aradığım, devir aynı devir değil a dost anlamına gelen, bu atasözümüzdü. Bu arada, yukarıdaki başlıklardan sonra şunu yazmazsam inanın içimde kalır -siz de üzülürsünüz- : Eski kaşardan tost, eski sevgiliden dost olmaz. Çok özür dilerim, ama söylemesem olmazdı yani, kibar bir insanım ben normalde, valla.

Son olarak, ben olsam kızla anlaşıp kaçardım be abicim. Bir yerlerde kırmızı tuğlalı, pembe panjurlu, yeşil kapılı, siyah koltuklu eviniz olur, hayat da size güzel olurdu. N'olurdu tarihi gerçekler değiştirilebilseydi ha, n'olurdu?

*Aslı Aşık Ömer'e ait olan bu nadide eserin "Ela gözlerine kurban olduğum " kısmını, yüksek müsaadenizle "dalgalı saçlarına hayran olduğum" diye değiştirdim. Bu eserin Zeki Müren yorumunu buradan dinleyiniz. Dinleyebilirsiniz demedim bak.

 

26 Eylül 2010 Pazar

Bitip giden günlerin ardından: Giden günlerim oldu...


Günlerdir yazmaya çabalıyor, çabalıyor, yazamıyorum.Ancak, işte bugün, nihayet bugün, aylardır yazmak için beklediğim o günün konusuna binaen konseptli yazıyı, bütün o sinir bozuculuğuyla keyfini çıkara çıkara buraya yazacak olmanın verdiği haklı gururu yaşıyorum. İşte bu!

"Peki, seni bu kadar heyecana sürükleyen, gene bir yığın laf kalabalığı yaparak bir giriş paragrafı oluşturmaya yönelten ve Gülben Ergen & Oğuzhan Koç şarkısına atıf yapan bir başlığa sahip bu yazıyı yazmaya iten mesele-i mühime nedir?" diye sorduğunuzu farz ediyor ve daha fazla laf salatası yapmadan bu meseleyi hemen açıklıyorum:

Nihayet bir mucize olabileceğini düşündüğüm bir yaz tatilinin daha sonuna geldik. 2010 yazı da, diğer yazlar gibi “ne uzadım ne kısaldım” türünde bir yaz tatili olup, umulanla bulunanın aynı olmadığı, yani mucizeyi ve güzel günleri bekleyenin babayı aldığı bir yaz tatili olarak hiçbir literatüre geçemediği gibi, benim de bütün nefret ve cinnetimi kazanarak, 20 yıllık hayatımın en berbat yaz tatili unvanını da alnının akıyla kazandı. Şimdi gelin, şu yaz tatili denilen hedenin, bu mühim unvanı nasıl aldığına biraz bakalım. Bakalım şimdi, 2010 yazında neler olmuş?

17 Eylül 2009 Perşembe

Her geçen gün daha fazla bağladı duygusala...

İnanılır gibi değil… Bu ara televizyonda, radyoda, internette hep geçmişten sevdiğim bayıldığım bittiğim şarkıları duyuyor ve yıllar öncesine ruhen ışınlanıyorum adeta… Farkındayım bu blog’u gitgide bir şarkı bloguna dönüştürmeye başlıyorum ama elden ne gelir, Hans Christian Andersen’in dediği gibi “sözcükler tükendiğinde müzik konuşur”. Devam edersek, bu yazıya ilham olan şarkımız da pek çoğumuzun bildiği “Bu Kalp Seni Unutur mu?”. Hepimizin az çok içinde bulunduğumuz , şimdi/ geçmişte ve belki de gelecekte bulunacağımız, hisleri özetleyen, tek kelimeyle “nefis” bir parça Fikret Kızılok’un bu şarkısı… TV’de duyunca uzun süredir dinlemediğimi  farkettiğim  bu şarkının bana hissettirdikleri, karşı cinse duyulan romantik bir aşktan ziyade, senelerdir ruhumu ve düşüncelerimi adeta esir almış bir amacın bir isteğin bir hayalin bıraktığı acılar, umutsuzluklar ve belki de beni ittiği yalnızlıklardı. Anlamasının zor olduğunu biliyorum, zaten ben de yeterince anlatamıyorum. Bir nevi kalp kırıklığı diyebileceğimiz bu duruma uygun şarkı da tam şu anda devreye giriyor işte…

Yıllar geçse de üstünden
Bu kalp seni unutur mu?

Kader gibi istemeden
Bu kalp seni unutur mu?

14 Eylül 2009 Pazartesi

Hayatı Hep Cuma Günü Tadında Yaşasak ...

Geçenlerde kafama göre müzik dinlerken The Cure’un Just Like the Heaven şarkısını dinlediğimde aklıma uzun süredir dinlemediğim ve her dinleyişimde beni tuhaf duygulara sürükleyen bir şarkısını hatırladım: “Friday, I’m in Love”! Gayet karmaşık bir bilgisayar geçmişim olduğundan uzun süreli bir şarkı arşivim ne yazık ki olamadı ama işte böyle yavaş yavaş beğendiğim şarkılar aklıma gelince kendimi tutamıyor çocuk gibi seviniyorum :) The Cure’un bu şarkısı için de tamamen geçerli işte bu… Ne zaman bu şarkıyı dinlesem tuhaf bir tatlı hüzün hissiyatına kapılıyorum (Bilmem ki kaç kişi bu “tatlı hüzün” duygusunu yaşıyordur?) Özellikle benim gibi “cumartesi akşamından pazartesi sendromuna kapılan” bir şahsiyet için şarkının basit sayılabilecek ama bir o kadar da cici olan sözleri inanılmaz derecede manidar :) Buyuralım bakalım: