hayaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayaller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2012 Cumartesi

Hayal İçinde Akıp Geçti Ömr-ü Derbederim

"Büyük hayaller peşinde koşacağız derken, hayatı ıskaladık galiba Orhan."
(Tırnak işareti koyulası bir durum yoksa da bu cümlede, adettendir.)

Hani okullarda kompozisyon yazılan o çoğunluğa göre sıkıcı ve gergin, azınlığa göre ise eğlenceli ve ilginç derslerde, kompozisyon başlığının yazının bütününü özetleyici kalitede bir başlık olması öğretilir ve de yazı ile bağlantılı bir başlık istenir. Bendeniz de işte vakt-i zamanında öğrenciyken, daha doğrusu henüz bir öğrenci olduğumdan uzunca bir süredir, okul için yazılması gereken yazıların başlıkları konusunda her zaman çekingen davrandım, klişe demek için bile fazlaca klişe başlıklar kullandım. O yüzden midir bilemiyorum ama bu bloğa yazdığım yazılarda ise bu olayın tam tersini uygulamaya kalkışıyorum. Nerede alakasız, şiirsel, eksantrik bir başlık, orada ben. İşte, hiç adetim değildir ama bu sefer yazıyla bütünlük içerisinde sayılabilecek bir başlık attığım yetmezmiş gibi, bir de bu başlığı açıklamaya yelteniyorum. Sevgili okur, yazıya başlamadan önce sizi başlığa ismini veren şarkıyı dinlemeye ve anlamaya davet ediyorum:

Hayal içinde geçti ömr-ü derbederim
Bakıp, bakıp da o maziye şimdi âh ederim
Ne bir emel, ne bir ümit, hayat bu muydu derim
Bakıp, bakıp da o maziye şimdi âh ederim

En başta belirttiğim "olağandışılık" bir başka olağandışılığın habercisi aslında. Doğru, benim de hayatım olmayacak belki olsa da bir halta yaramayacak hayallerle gelip geçiyor. Çok civcivli bir mazim olmasa da, mazime bakıp bakıp ah ettiğim çok oluyor. Ama şimdi buraya o acıklı maziyi, o derbeder hayatı, o olmamış ya da olmayacak hayalleri yazmanın ne anlamı var? Giden geri gelmediği gibi, olmadı mı da olmuyor. Ayrıca böyle üstü kapalı konuşmak da, hem yazanın hem de okuyanın ruhunu daraltmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. İşte bu nedenle, ben de FOB'da neredeyse hiç yer almayan somut bir yazı yazma teşebbüsünde bulunacağım ve kırpıla kırpıla kuşa dönen hayallerimi "ya tutarsa" mantığında burada yayınlayacağım. "Allah'ın bildiğini kuldan ne demeye saklayayım?" gibi bir düşünce içerisinde yazıma devam ediyorum, dua niyetine. Âmin.


1. Boğazda bir evim olsun istiyorum. "Yuuuuhhh, bununla mı girilir yazıya?!?! Bir de akıllandım diyorsun, olmayacak hayallerle işim ne diyorsun, hadi oradan!" demeyin, şurada azıcık hevesimiz kalmış, onu da kaçırmayın, rica ediyorum. Evim olsun istemiyorum, Boğaz'da evim olsun istiyorum. Deniz görsün istemiyorum, Boğaz'da evim olsun istiyorum. Boğaz'da evim olsun istiyorum, artık İstanbul'da oturmak istiyorum, İstanbullu gibi hissetmek, her gün Boğaz'ı görebilmek, Boğaz'a gitmek için 2 saat çileli yollarda sürünmek zorunda kalmamak istiyorum. Küçük olur, kırık dökük olur, fark etmez, yaşanabilecek vaziyette olsun, boğazda evim olsun istiyorum. Ama ailemle olur, ama yalnız olur, ama arkadaşımla olur. Boğaz'da evim olsun istiyorum. Yer olarak, elbette Boğaz'a yakın her yer kabulüm, ancak gönlüm Arnavutköy ile Yeniköy arasında gidip geliyor. Sarıyer de güzel, Ortaköy de. Boğaz'da evim olsun istiyorum.
 
2. İşim olsun istiyorum. Hatta işkolik olayım, kendimden geçeyim, meşguliyetten kendimi kaybedeyim istiyorum. "Ne tür bir iş?" sorusuna yanıt verememek beni korkutuyor, o yüzden bu soruyu es geçiyorum. Ama kendimi verebileceğim bir iş, bir baltaya sap olabileceğim bir iş, bir işe yaradığımı hissedebileceğim, bu dünyada benim de bir yerim olduğuna inanabileceğim, birisine, herhangi bir şeye bir faydam dokunabileceğini düşünebileceğim, gelecekten az biraz emin olabileceğim bir iş istiyorum. Elbette gönül iş konusunda daha nice şeyler istiyor ama madem daha gerçekçi olacağım dedim, tamam, iş istiyorum, benden ne köy olur ne kasaba kafasından da böylelikle ebediyyen çıkmak istiyorum.


3. Sağlıklı yaşamak istiyorum. Tabii ki sağlık herkesin biricik isteği ve de ne yazık ki her zaman da bizim elimizde olan bir şey değil. (Allah kimseye hastalık vermesin.) Ama benim yaşadığım hayatın da beni sağlığa götürmeyeceği bir gerçek. Gece yemelerini, ıvır zıvır ziyafetlerini, kafein bombaardımanlarını hayatımdan silmek istiyorum. İştahım azalsın, "bir lokma bir hırka" mantığına bürüneyim istiyorum. (Eyvah ki ne eyvah, şu cümle gene çıktı karşıma.) Yürüyeyim, koşayım, zıplayayım, uçayım istiyorum. Güne enerji ile başlamak, güne enerji ile devam etmek, günü enerji ile kapatmak istiyorum. Gecem gündüzüm bir olmasın istiyorum. Sabahları "yeşil smoothie" içeyim, sürekli sebzeye meyveye düşeyim istiyorum. Çökmüş gözlerden, pudradan beyaz surattan, yağlı vücuttan, renksiz tırnaktan, karamsar zihinden ilelebet kurtulmuş olayım istiyorum. Bana vitaminler verilsin, moraller verilsin istiyorum.
 

4. Sevmekten ziyade sevilmek istiyorum. "Yalnızlık da bir yere kadar." cümlesini kurarken utanmamak istiyorum. Hayatımın aşkını bulayım, ruh eşimi bulayım, beyaz atlı prensimi bulayım değil. Artık o beni bulabilecekse bulsun, o sevsin istiyorum. Endişe yerine huzur versin istiyorum. Ruhumu daraltmasın, kapılarımı kapattırmasın istiyorum. Gönlümün kanatları açılsın istiyorum. Şarkıların gözü kör olmasın istiyorum. Bu konuyu da daha fazla uzatmak istemiyorum.


Ve son olarak 5. Birileri bana Barış Bıçakçı külliyatını armağan etsin istiyorum. "Aramızdaki En Kısa Mesafe" ile "Herkes Herkesle Dostmuş Gibi" de dahil, birileri bana Barış Bıçakçı külliyatı armağan etsin istiyorum. Yanında İstanbul, simit ve çay da gelsin istiyorum. Gerçekten çok şey mi istiyorum?

28 Ağustos 2011 Pazar

Hatıralarda sakla beni kimse bulamasın

Ayda bir yazma alışkanlığını edinmemin suçunu içinde bulunduğum üşengeçlik çıkmazında arayın. Yazmayı tasarladığım derin (kime göre neye göre?) mevzular ile yazılması gereken, yahut bendenizin yazılması gerektiğini düşündüğü konuları da bloğun misyonuna sığınarak bir kenarda bekletebilirim sanırım: “'Keyfe Keder Okunmayası Blog' ile başlayan kısmen ciddi ve istikrarlı blog geçmişinden sonra, Fazla Orijinal Blog, nam-ı diğer FOB, yazarının daha fazla içinde tutamadığı duygucuk ve düşünceciklerini ifade edebildiği yegâne yer olarak bir sığınak görevi görmektedir.”

Üç şairin sevdiği kadın hikayesini bilirsiniz. Hayır yanlış biliyorsunuz, üç şairin bir kadını sevme hikayesini bilmelisiniz. Bu üç şairin sevdiği kadın ne tür bir kadındır, üç şair bu kadında ne bulmuştur, kadının kalbi esasen kimdedir gibi sorular merak edilesi. Ancak, benim bir dişi olmama rağmen üç şairin sevdiği bir kadın olmak istemediğimi de bilmeniz gerekir. Sevilen taraf olmaktansa, seven taraf olmak daha güzeldir çünkü.[1]
Bana dişiliğimi sorgulatası bu hanımı geçip de üç şaire gelirsek, bu hikayeyi öğrendiğim vakit bu şairlerden hangisi olabilirdim diye düşünmezlik de edemedim haliyle. Seven taraf olarak,  sevdiği kadına ulaşan şair olamayacağım kesin. Zaten “Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat” demek de hiç bana göre değil. Sevdiğini kaybetmiş şair de değilim ama, “Ay ışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni” de diyemem. Sevdiğine asla kavuşamamış, kim bilir belki de uzaktan, bir başka biçimde sevmiş şair olmalıyım o halde, “Seni görünce  dünyayı dolaşıyor insan sanki, hani Etiler’den Hisar’a insek bile” diyen. Ben de inebilirim Etiler'den Hisar'a dünyayı dolaşırcasına sanki?

Üç şairin bir kadını sevmesi hikayesi, edebiyatçıların (şair olsun yazar olsun) ayrıksı ve zaman zaman değil her zaman vuku bulan hastalıklı -demek doğru olur mu?- mizaçlarının da bir örneği olarak gösterilebilir. Bu durum, seven taraf olmanın yanı sıra, şair ya da yazar olmanın nasıl bir şey olacağını düşündürdü. Mesela bir yazar olsam nasıl bir hayatım olurdu? Kendimi yazar olarak düşlemek hoşuma gidiyor. Yazar olabilirliği olan bir şahıs olup olmadığımı sorgulamaksa mevzuumuz dışında. O halde, kendimi en azından bu yazı içinde yazar olarak düşlemeye devam edeyim; zira “bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır.” (Murathan Mungan)


Bir yazar olarak hayatım, akşam 11’de başlar sabah 7’ye kadar sürerdi. Yazana kadar karın ağrıları içinde kıvranırdım. Daktilom olurdu kesinlikle, sabaha kadar tak.. tak.. Bilgisayarda da yazardım tabii, ama daktilo ilhamın gerçekten geldiğine inandığım anlarda vazgeçilmezim olurdu. 2 oda, 1 salon bir evim olurdu; 1 oda kitaplarıma ayrılırdı, ama öyle böyle değil yüzlerce eski yeni kitaplar, defterler… Sahaflarda dolap beygiri gibi dönerek alınmış kitaplar, sözlükler, gazetelerden kesilmiş çeşitli haberler ve dergiler de kütüphane odamın olmazsa olmazları olurdu. Ne düzgün, ne dağınık diyebileceğimiz bir oda olurdu bu. Yatak odama pek uğramazdım, pek de uyumazdım zaten. Salonumda yaşardım, balkonum olurdu, balkona bakan bir tarafta da çalışma masam. Üstü elbette çok karışık olurdu. Kül tablası ve kupa eksik olmazdı, 7/24 çay demlenirdi evimde muhakkak. Ya yalnız yaşıyor olurdum, ya da kedim olurdu. Kediye bakamazsam balıklarım olurdu. Balkonda oturmayı çok severdim. Masamın üzerinde lamba da olurdu, bir de fotoğraf. Belki ailemin fotoğrafı. Plak çalarım ya da gramofonum da olsa ne güzel olurdu. Enteresan çalışma saatlerimden arta bulduğum zamanlarda dışarı çıkardım. Ufak ama şirin bir mahallede oturuyor olurdum. Mahalleli beni tanırdı, selamlaşırdık. Sonra belki haftada bir sevdiğim üç beş dostumla buluşurdum. Sinema veya tiyatroya giderdim muhtemelen yalnız.  Hafif melankolik bir insan olurdum ama severdim de öyle yaşamayı; unutamadığım bir aşkım olurdu, birkaç insan bilirdi sadece, aramızda da lafı geçmezdi zaten bu durumun. Ama saygı duyulası bir aşk olurdu bu, o uzaklarda olurdu ama bir iki kez daha karşıma çıkmış olurdu, merhabalaşırdık belki. Ya da oturup çay içerdik. Yazdığım şiirlerde o olurdu; ama çok da şiir yazmazdım zaten. Daha çok romanım üzerinde çalışırdım, çok uğraşırdım, mahvederdi beni, uykusuz bırakırdı. Ama sonunda çok güzel bir roman olurdu, naif, sade bir dili olur ama az sözle çok duygu paylaşırdı bizimle. Tatlı bir hüzün olurdu kesin içinde. Bir kadını seven üç şair romanım için biçilmiş bir kaftan olabilirdi; fakat gene de daha uysal bir konu seçerdim ben romanım için. Hikaye de yazardım, hatta hikaye yazmayı çok severdim. Ama hikayelerimi pek sevmezdim. Ya da öyle derdim, romanımı çok sevsem de hikayelerim vazgeçilmezim olurdu.


Mesele işte bundan ibaret. Ben kendi romanını okuyan yazar Yaşam Pınarım’ı düşünedurayım, siz de üç şairden bir tanesinin bir şiirinin müziğe dökülüşünün tadını çıkarın. “Çık gel bir kez daha, beni bozguna uğrat.” diyen saygı duyulası aşıklara da gelsin mi bu şarkı? Gelsin, gelsin.


Konuyla alakalı olarak, “Fuzuli’ye sormuşlar” diye başlayan ve ona isnat edilen bir kıssa mı diyelim, özlü söz mü diyelim, şiir mi diyelim her neyse işte bir mesele vardır. Konu bütünlüğünü bozmaması açısından (konu bütünlüğü diye bir şey mi kaldı ALLAHINI SEVERSEN?!?!) o durumu bir dipnot olarak vermeyi uygun gördüm: Fuzuli’ye sormuşlar: “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” diye. O da “sevmek” demiş, “çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın.” Valla bu latifenin her yerde dönüp durması, hatta saf aşık gençlik tarafından da oldukça benimsenmiş olması bence içeriğin doğruluğuna zarar vermez; lakin bu lakırdı gerçekten Fuzuli’ye mi aittir, orasını da ben bilemeyeceğim.

24 Temmuz 2011 Pazar

Temmuz bitmeden bir hikaye daha yayınlamalı idi


10/07/2011
Yıllardır düşündüğüm andığım bir sevgi bu
Hiç sorma kalsın bu düğüm coşsun uçuşsun gönülde bu duygu
Kimse sevgimi bilmez
En gizli duygum o
Kimse bilmez
(Seyyan Hanım-Sanki Köpüren Su Gibi)
~KİM İSTERSE O~

          Sabah uyanır uyanmaz, o gün muhayyel zevcimle nereye gideceğimizi düşünürüm. Onunla zaman geçirmekten çok hoşlanırım. O da benimle zaman geçirmekten çok hoşlanır. Beraber mağazalara ev eşyası bakmaya gideriz. İkimiz de alışverişi sevmediğimizden, bir şey almadan döneriz. Sonra kitapçılara gideriz. Muhayyel zevcim de, ben de kitapları çok severiz. Kitapçıda saatlerce geziniriz. Kimse ne yaptığımızı anlamaz. Kitaplarda bir şeyler ararız. Romanların bölümlerinde, hikayelerin satırlarında, şiirlerin dizelerinde, şarkıların notalarında, kitapların kapaklarında, gazetelerin başlıklarında hep birilerini ararız. Arada başka şeyler buluruz, ama, sonunda birbirimizi buluruz. Seviniriz. Alışverişi sevmeyiz, ama bazen kitapçıdan bir kitap alırım. Sonra en sevdiğim yere götürürüm muhayyel zevcimi. Orayı o da sever. Bana asla karşı çıkmaz.  Birlikte orada oturur, aldığım kitabı beraber okuruz. Ben kahve söylerim, ikimiz yerine içerim. O da kahve sever, ama içmez. Benim kahve içişimi izler. Benimle beraber Özdemir Asaf şiirleri okur sonra. Özdemir Asaf benim en sevdiğim şairdir. Muhayyel zevcim de Özdemir Asaf’ı sever. Başka şairleri de sever ama gene de benimle Asaf dizelerini mırıldanır. En çok “Bağlı” yı sever o; ama beraber “Tentation”ı söyleriz. Benim “Nasıl” ı söylememe çok sinirlenir; “Havalarda yakalar da tilcikleri ben” deyince bana çok kızar. Gene de sesini çıkarmaz. Ben yağmurlu havalarda dolaşmak isterken, gece yarısı uyuyamazken, sevdiğim insanları özlerken bile sesini çıkarmaz, benimle gelir, benimle uyumaz, benimle özler.

15 Mayıs 2011 Pazar

Çok güzel şey doğrusu




Şu yazıyı aslında kaç ay önce yazmam gerekirdi, Allah bilir. Ne yazık ki, aklına gelen güzel ya da anlamlı konuları yazıya dökme konusunda çok büyük sorunlar yaşayan bir kulum. Önce fikir “BAM!” diye kafamda bir şimşek çaktı; sonrasında bir dizide “Hayallerim ne vakit gerçek olacak acep?” mealinde bir şarkı işittim. Bu yetmedi tabii, nihayet gerçekten izlemeye değdiğini düşündüğüm on numara bir dizide bomba olaylar oldu. (Evet benim herhangi bir sosyal hayatım yok; zira hayatımı diziler şekillendiriyor, sabah kalkıyorum dizi, akşam yatıyorum dizi, yok l*n öyle bir şey, attırmayın tepemi!) Neyse ne diyorduk, ha aynı günün akşamı, TV’de Gündoğarken’in belki de en güzel şarkısı olan “Hayallerimi Bırak Umutlar Senin Olsun” u dinledim. Bir süre sonra gazetede, “Ah bu sabah yine en olmayacak hayallerle uyandım..” başlıklı bir blog yazısı okudum. (evet bu yazıyı gazetede okudum.) Yetmedi, çeşit çeşit bloglarda birbirlerini etiketleyen hayalperestlerin ipe sapa gelir hayallerini okudum. Ama beni ilk fişekleyen durum, muhtemelen şu günden 2 ay önce vuk’u bulan bazı olayların sonucunda gerçekleşen bir takım olaylar silsilesinin meydana getirdiği tarif edilemez hayal kırıklıkları idi. Şimdi şu gereğinden fazla uzayan paragraftan yazının konusu tahmin ediniz.

a)     Yeni edindiğim ekstra yakışıklı, ultra karizmatik, hiper gizemli, süper esprili sevgilim
b)     Bu gece gittiğim ve acayip koptuğumuz festival-karnaval-tımarhane karışımı şey (ney?)
c)      Gerçekleşmeyen ve de gerçekleşmesi teklif dahi edilemeyen düşler/hayaller/arzular/hevesler/küçük sırlar
d)     Çay ile püskevit

Açıkçası, çoğunuzun içten bir şekilde “A!” dediğinizi bilmeme rağmen, oldukça üzülerek söylüyorum ki; yazımızın konusu A! değil C. de değil hele B, hiç değil. O halde D? de değil. Evet aslında, 2 ay önce yazılması lazım gelen yazının konusu C. olacaktı, fakat son 2 ayda köprünün altından çok sular aktı. Ve hayallerimin hiç de azımsanamayacak bir kısmı gerçek oldu. (Ve burada, kendini orijinal sanan sıradan yazarın melankolinin ve karamsarlığın dibine vurarak her zamanki gibi insanı illet edici bir cümle kurmasını bekleyen okur ters köşeye yattı! Ah ne kadar mes’udum bir bilseniz.) O nedenle de, yazının konusu genel anlamda “hayaller” özel anlamda ise “Valla yeter artık ul*n, yazmazsam kafayı yiyecem.”

(Şu anda konuya girip de bu yazıyı yazmaya başarabilecek miyim, gerçekten şüphe ediyorum.)

Hayaller insanın kurtarıcısı olduğu gibi, insanı mahveden önemli unsurlar da olabilirler. Size yaşam enerjisi verebildikleri gibi, bütün yaşam enerjinizi de vantuzlayabilirler. Bu nedenle belki de hayal kurma işini abartmamak gerekir; ancak bu iş her bünye için söylendiği kolaylıkta gerçekleşmiyor. Örneğin, bendeniz her seferinde hayal kurmayayım, sonu hep acı hep hüsran diyor, fakat boş bulunduğum her anda (el-meal hayatımın 3/4ünde)  kendimi hayal kuruyor buluyorum efendim. Çare bulamıyoruz bu duruma.  Mesela daha geçenlerde, 98 adı verilen sözüm ona Bakırköy-Başakşehir otobüsü olan; ama aslında yegane amacı insanları çıldırtıp katil olmalarını sağlamak olan (ki neden böyle bir amaç güttüklerini de anlamış değilim) o ömür törpüsündeyken kendimi tatlı tatlı hayal kurarken yakaladım. O hayal öylesine ipe sapa gelmez bir hayaldi ki, “Kız” dedim “sen ne eksantrik bir insansın, seninle yaşanmaz ha, nereden geliyor bunlar aklına azizim” diye kendimi şakayla karışık payladım. Evet ben zaman zaman diyaloğa girerim kendimle böyle, eğleniriz filan. Neyse meselemiz bu değildi. Ben öyle Leyla Leyla hayallere dalıp gitmişken, hayallerimin ne kadar uzaklarda olup da benim onları gerçekleştirmekten ne kadar aciz olduğumu DÜŞÜNMEDİM, bıraktım kendimi hayallerimin eline, o güzel yağmurlu havada (evet yağmurlu havalar en güzel havalardır) tatlı tatlı düş kurmaya. Benden uzak olsun olmasın, o hayallerle kendimi avutmaya devam ettim. Mesela ben aslında çok uzaklarda, sık sık yağmurun yağdığı, saatin +2 den saatlerce geride olduğu bir şehirde imişim, mesela çok sevdiğim insanlardan aslında hiç ayrılmamışım, mesela sonunda çok istediğim o şeyi elde edebilmişim, mesela gerçekten de entelektüel ve başarılı bir insan olmuşum ama bunu hak etmişim de, çünkü çok çalışmışım, o da beni sevmiş mesela, ben de onu gerçekten sevmişim mesela, güzel araba kullanır olmuşum mesela, yüzlerce arkadaşım ve özenilecek bir sosyal hayatım olmuş ama iyi ve orijinal bir insan olmayı da hiç bırakmamışım mesela. İnsan doğası ile bir problemim kalmamış mesela, elde etmeyi çok istediğim şeyleri elde ettiğimde hevesim kaçmamış. Artık yalnız ve umutsuz değilmişim mesela, hem kendi hayatım hem de dünya hayatı çok çok çok çok daha iyiye gidiyormuş. Mesela.

2 ay önce uğradığım dumur sanırım aklımı başıma getiren asıl mesele oldu. Konuyu dallandırıp budaklandırmamak için (sanki hiç dallanmamış gibi!) mevzua girmeyeceğim; ama yeni edindiğim “rahat ol, üzerine düşünme, yokmuş gibi davran, unut gitsin” düsturunun çok işe yaradığını kesinlikle söyleyebilirim. “Bunlar çözülemeyecek sorunlar değil” sözünü sadece dile getirmekle kalmayıp hayatımda uygulamama da çok yardımcı olan çok kıymetli bir dostuma da buradan selam ederim. (ki o kendini biliyor.) “Olmuyorsa zorlama, ya hayallerin kırılır ya kalbin. Unutmuş gibi yap; çünkü güzel şeyler onları beklemediğin anda gerçekleşir.” cümlesini panoma astığımdan beri güzel şeylerin gerçekten de onları beklemediğim anda gerçekleşmesi, tek kelime ile Allah’ın mucizesi. İnsanlık için küçük ama benim için büyük, ama önemli ama önemsiz, belki gerekli belki gereksiz bütün o hayallerimi gerçekleştirdiği için O’na ne kadar şükretsem az.

Pek belli etmiyorum ama ben şu aralar pek mutluyum FOB. Fizy’de bile “mood”u “mutlu” olarak ayarlıyorum, o derece.
“İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik de hava güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu”
Kesinlikle.

12 Mart 2011 Cumartesi

Sanki 17 yaşıma geri döndüm! Ya da o bana döndü?

M. ve S., artık benim için bittiniz *****! Size verdiğim değerin ‰1’ini bile bana vermediğinizi bilseydim, ah bilseydim! =(cıvıltı’da üç kere yollamaya çalışıp da, bir türlü başarılı olamadığım “damar” cıvıltı.)

 Dünya üzerinde yaşanan “duygusal” sıkıntıların çoğu, üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bunlardan en sık yaşanan iki tanesi, benim naçizane gözlemlerime göre elbette, iletişim problemi ve bir tarafın duygusal durumunun öbüründen fazla/eksik olması meselesidir. (“Amanın ne dedi bu tipi tip gene yahu?!” diye soran olursa kesinlikle kınamayacağım.) İletişim problemleri hepinizin malumu, dünyada şiddetli geçimsizlik nedeniyle evliliğini sonlandıran binlerce çift bulunuyor. Bense ne evliyim, ne dulum, ne iletişim uzmanıyım ne de ilişki gurusuyum. O nedenle her iki insandan ikisinin yaşadığı bu problemi şimdilik bir kenara bırakarak, 3 kez twitter’a yazmaya çalışıp da başarısız olduğum, yukarıdaki başlığın da doğrudan ilgili olduğu “bir tarafın duygusal durumunun öbüründen fazla/eksik olması meselesi”ne geleceğim. Özellikle “gönül meselelerinde” oldukça büyük bir sorun olan bu mesele hakkında söylenmiş sayısız şarkı, şiir ve özlü söz var. Örneğin: “Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim, canımdan böyle bezdim amaaan” şarkısını hepiniz bilirsiniz (bilmiyorsanız……..

Pekala. Harbiden konuşasım gelmediğine göre uzatmanın da bir anlamı yok.

Sizin değer verdiğiniz insanların size neden değer vermediklerini düşünüp üzülmeye devam ederseniz, tam da yapmamanız gereken şeyi yapıyorsunuz: KARŞI TARAF SİZİ İPLEMİYORSA, UNUTUN GİTSİN!!!! Sen gel elin insanını o kadar savun, onun için üzül, onunla iletişime geçmeye çalış, ona karşı “samimi” duygular besle falan filan sonra da o seni “hatırlamayıversin, görmeyiversin, sevmeyiversin”! Yok ya? Ben de kalbimi sokakta bulmuştum değil mi? Duygularımı harcayıp, onurumla oyuncak gibi oynayıp, umutlarımın içine limon suyu sıkıp bütün samimiyetimi ayaklar altına paspas yapmak kolaydı değil mi? HİÇ DE BİLE! O kadar da uzun boylu değil, efendiler!!!

Bundan sonra duygularımı böylesi hareketler sergileyen biri için muhafaza edeceğim:


Alexander Rybak - Oah   dogalunal

M. ve S.! Sizin ve birçoklarının adını da bir daha anmayacağım! Benden uzak, kime isterseniz ona yakın olun! (O değil de, günün birinde S.’yi bir dişiye yakın vaziyette görürsem dünyam ufak çapta başıma yıkılabilir. Yok yok, ben demedim onu, kim dedi onu, çık dışarı çık!)


Aşırı duygusal ergenus bozuntusu olmaya elveda, güçlü, haşin ve karizmatik günlere merhaba!!!

NOT1: “Bir deli kuyuya bir taş atmış, yüz akıllı çıkaramamış” –olayı bilenler anladılar- misali yalnız ve güzel ülkemde blogspot.com tümden yasaklandı. Bu olay tıpkı YouTube’da bir video yüzünden, siteyi toptan kapatıp milyonlarca videoyu yasaklamaya benziyor. Aa, ben böyle bir uygulamaya gitmiş bir ülke biliyorum! Kısacası, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına da HAYIR, bundan böyle –valla şartlar böyle gerektirdi artık- yasakçı zihniyete de hayır.

NOT2: Hayatımda ilk kez yurtdışına kargo ile posta gönderdim ve postamı gönderdiğim gün, postamı gönderme niyetinde olduğum ülkeyi ne yazık ki büyük bir deprem vurdu. Aklımdan pek çok düşünce geçtiyse de, ne düşünsem, ne söylesem bilemedim. Sadece posta yollayacaktım ben…

NOT3: Baş harfi M ya da S ile başlayan isimlere sahip insanlara bir zaafım olduğunu, bu bloğu yazmaya karar verene kadar anlamamış olmam da ayrı bir ilginç. Bu hariç bütün genellemeler yanlıştır, ey dostlar.





19 Şubat 2011 Cumartesi

Eskiden buralar hep dutluktu evladım.

Dalgalı saçlarına hayran* olduğum
Yüzüne bakmaya doyamadım ben
İbret için gelmiş derler cihana
Seni sevmelere kıyamadım ben

 "Buraya pembe renkle, aşk hakkında yazılmış okkalı bir alıntı yazıldığını farz edin. Mesela 'Okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık sevdada boğulur.' "

"Gece yarısı girilen yazıdan hayır gelir mi, gelirse ne kadar gelir, bir insan neden bütün bir ömür kendini oyalar da yapması gereken şeyler ömrünün son demlerinde aklına gelir, neden okyanusta ölmez de gider bir kaşık sevdada boğulur, insanın ölmeden önce gerçekten bütün hayatı gözünün önünden bir film şeridi gibi akıp geçer mi, aşk tesadüfleri sever mi, aşk her şeyi affeder mi, her şey zamanla geçer mi?" gibi soruları bir kenara bırakalım.

Kendisini fazlaca orijinal zanneden sıradan bir insan olabilirim; ancak elimden gelse -cıvık ve klişe tabirler kullanmayı da göze alarak- sevenleri asla birbirinden ayırmazdım. Düşününce, her ne kadar pek çok şeyin sıkıntısını çekiyor olsam da, severek ayrılma gibi insanı mahv ü perişan edecek bir durumu asla yaşamamış olmanın verdiği haklı huzuru da zaman zaman duyuyorum. Burada bahsettiğim şey, sevdiceğinden ayrılma dediğimiz gönül mevzuu, kendi hayal ve gayelerime erememeyi kastetmiyorum. Rica ederim bu konuyu kapatalım kuzum.

Eskiden, sevenlerin birbirlerinden ayrılmasına sebebiyet veren bir araba dolusu durum vuku bulurmuş. Herhalde bunlardan en sık rastlananlardan biri de açılamama, aşkını kalbine gömme gibi isimler verilebilecek durum olsa gerek. Şimdi ise sevenlerin -ya da sevdiğini söyleyenlerin- arasında neredeyse hiç engel yok. Gene de ayrılan ayrılana. Eskiden "kavuşamama" genelde yıkılması ya da delinip geçilmesi çok zor olan dış engeller nedeniyle olurken, - ya da insanlar çekinmekten birbirine hissiyatını ifade edemezken- şimdiki ayrılıkların nedeni ise çoğunlukla iç engeller. Şimdiki devir yasakları delme devri, kurallar yıkılıyor ama kurallarla beraber başka şeyler de yıkılıyor sanki. Şimdinin sevenleri, neyi nasıl sevmeleri gerektiğinden bile habersiz, çoğunun gözü dışarda, gözü dışarda olmayan ise neredeyse akıl hastanesine yatacak kıvamda! (Kıdemli bir ilişki uzmanıymış gibi ahkam kesmeyi ne de iyi biliyorum!)

"Eski .....lar şimdi ..... oldu" gibi bir atasözünün varlığını hatırladım ve bu yazıya çok da yakışacağını düşündüm -malum konumuz eski aşıklar versus "yeni manitalar"- ancak cümlenin öznesi neydi, bununla bağlantılı olarak nesnesi neydi bir türlü hatırlayamadım. Google'a şu yukarıdaki hatırladığım kelimeleri girdim -yani "eski şimdi oldu" diye- ve elbette aradığımı bulamadım. Ama güzel cümlelerle karşılaşmadım da değil. 10 tanesini yazayım mesela:
  • Çıldır'ın Eski Hocası Şimdi Ardahan Diş Hastanesi Müdürü Dernek Başkanı Oldu. (ne oldum dememeli, ne olacağım demeli)
  • Eski Mücahitler Şimdi Müteahhit Oldu. (tedbil-i meslek iyi birşeydir.)
  • Eski Aşiretler Şimdi Holding Oldu (<-- benim favorim de bu oldu.) 
  • Eski Kot Pantolonum Bakın Şimdi Ne oldu? (merak ettim, baktım valla. hatun pantolondan ceket yapmış daha ne olsun? ne insanlar var şu dünyada yahu....)
  • Eski Gerillalar Şimdi Turist Rehberi Oldu (hayatta her şey mümkün)
  • Eski Kardeşler Şimdi Aşık Oldu. (dizi icabı kardeş olanlar söz konusu arkadaşlar, panik yok, sakin olun.)
  • Eski Aşıklar Şimdi Birbirlerine Düşman Oldu. (olur olur, bal gibi olur.)
  • Şimdi de Eski Sevgili Meliha'ya Dert Oldu. (olacağı buydu.)
  • Sinop Eski Hakimi Oyuncu oldu. (olabilir, eski doktor da şarkıcı oldu, n'olmuş yani?)
  • Eski Köpek Katili Köpek Dostu Oldu (bu kişi Fatih Ürek imiş arkadaşlar.)
Ve ben aradığımı, Google'da, arama sonuçlarımın 8.sayfasında görmeden önce, *BİR REKLAM* çok sevdiğim sitelerden biri olan Türk Dil Kurumu'nun internet sitesinde, Atasözleri ve Deyimler bölümünden buldum. Ben aradığımı TDK ile buldum, sıra sizde. *BİR REKLAM* "Eski çamlar bardak oldu." Evet bütün aradığım, devir aynı devir değil a dost anlamına gelen, bu atasözümüzdü. Bu arada, yukarıdaki başlıklardan sonra şunu yazmazsam inanın içimde kalır -siz de üzülürsünüz- : Eski kaşardan tost, eski sevgiliden dost olmaz. Çok özür dilerim, ama söylemesem olmazdı yani, kibar bir insanım ben normalde, valla.

Son olarak, ben olsam kızla anlaşıp kaçardım be abicim. Bir yerlerde kırmızı tuğlalı, pembe panjurlu, yeşil kapılı, siyah koltuklu eviniz olur, hayat da size güzel olurdu. N'olurdu tarihi gerçekler değiştirilebilseydi ha, n'olurdu?

*Aslı Aşık Ömer'e ait olan bu nadide eserin "Ela gözlerine kurban olduğum " kısmını, yüksek müsaadenizle "dalgalı saçlarına hayran olduğum" diye değiştirdim. Bu eserin Zeki Müren yorumunu buradan dinleyiniz. Dinleyebilirsiniz demedim bak.

 

14 Şubat 2011 Pazartesi

Gerçek hayatta da yaşanılan an'a uygun fon müziği çalsın!


Mazaretim Var, Asabiyim Ben. Şu anda, tatil sonrası sendromuna en uygun şarkılardan birisi olduğunu iddia ettiğim bir şarkıyı yayınlamaktayım. Hatta yayınlamak yetmez, sözlerini de itina ile, kopyala+yapıştır yapmadan yazdım.



Sakın gelme
Hazır değilim
Deliyim kaç gündür
Lodosum tuttu, poyrazım soğuk
Sakın gelme
Dönesim yok
Çok uzaktayım çok
Bir şarkı var aklımda
Söylemesi ayıp
Sözleri kayıp
Kaç zamandır dilimde
Sakın söyleme


Aslında yukarıdaki resim biraz yanıltıcı olabilir. Yani, hiçbir zaman okuldan ya da okumaktan nefret eden bir insan olmadım. Bunu bu kadar kararlı bir şekilde söylememin nedeni, okuldan da okumaktan da nefret eden (ciddi anlamda nefret eden) pek çok insan tanıyor olmam. Kısaca okuldan nefret etmiyorum da, okulla ilgili bazı sorunlarım var de, bitsin be kadın! (Bunu kendime söyledim, üstünüze almayın ey nadide okuyucularım!)

Tatil sonrası okula dönmenin zorluğu, bunaltıcılığı, usandırıcılığı, korkutuculuğu, zaman zaman tiksindiriciliği ve bezdiriciliği -okuma ve öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan bazı zat-ı muhteremler hariç- herkesin malumudur sanırım. Bünye tatilde tembelliğe, normalde yataktan çıktığı saatte yatağa girmeye, sıcacık evinde oturmaya –ya da mevsimlerden yazsa denize girip serinlemeye vs.- , TV’de boş boş dizi izleyip bütün gün internetin başında oyalanmaya alışmıştır bir kere. (Bu bahsettiğim ortalama bir Türk öğrencisinin tatil anlayışı, tabii tatilini çok olağandışı şeyler yaparak geçiren şahıslar olmuştur, oluyordur, olacaktır.) Şimdi kim sabahın köründe, hele de hava buz gibiyken, kalkacak, giyinecek, aç aç okula gidecek, saatlerce sevimsiz sınıf arkadaşları ve moral bozucu öğretmenlerle küçücük bir odada tıkılı kalacak, sıkıcı dersleri dinleyecek, bütün gün okulda yorulduğu yetmezmiş gibi bir de üstüne saatlerce yol çekecek, eve yorgun argın gelmesinin üzerine bir de ders çalışacak, ödev yapacak, sınav üstüne sınava girecektir? (Bu bahsettiğim tatilden çıkan klasik bir Türk öğrencisinin okul yaşantısıdır, derslerini yatarak geçen, her sınavda dört ayağının üstüne düşen, süper zeki olup hiç ineklemesine gerek kalmayan, aşmış sosyal olup okul hayatının her saniyesinde eğlenen bireyler de olmuştur, oluyordur, olacaktır.) Bu gibi durumlar, zaten her hafta sonu çoğu bünyenin yaşadığı pazartesi sendromunu, artık kaç hafta tatil yapıldıysa o kadar sayıya katlayarak -örneğin 2 hafta tatil yaptınız, tebrikler, okula dönüşün ilk günü normalde yaşadığınızdan 2 kat fazla pazartesi sendromu yaşayacaksınız- ufak çaplı pazartesi sendromunu dev bir tatil sonu sendromuna dönüştürüverir.

Buraya kadar bahsettiklerim, oldukça doğal ve evrensel bir takım durumlar ve izlenimlerdi. Bendenizin de, ilköğretim ve lise döneminde yaşadığım “tatil sonu sendromları” üç aşağı beş yukarı, yukarıda bahsettiğim şekildeydi. Tembelliğe alışmanın ve bu durumun eninde sonunda biteceğini bilmenin getirdiği gerginlik, ders çalışmak ve  sabahın köründe yollara düşmek zorunda kalacağını düşünmenin getirdiği moral bozukluğu, sevilmeyen bir takım öğrenci ve öğretmenleri görmek durumunda kalacak olmanın getirdiği iç sıkıntısı ve okulun ilk gününde elini kolunu nereye koyacağını bilememenin verdiği huzursuzluk belirtileriyle görülen bir çeşit tipik bir sendrom yaşardım henüz reşit değil iken. Yalnız üniversite hayatına başlamamla beraber, tatil sonrası sendromlarım da başka bir hal aldı. Birkaç cümle önce belirttiğim bütün bu durumların üstüne yılların bezginliği, gelecek kaygısı ve senelerdir tekrarlanıp duran hatalar gibi daha “derin” mevzuların yanı sıra, ders seçimi gerilimi, hocalarla muhatap olmanın kaçınılmaz zorunluluğu, parasızlık çaresizliği ve kalacak yer bulma sorunsalı gibi daha “kıytırık” sıkıntılar da, üniversite hayatına girmiş bulunmuş olmamla baş gösteren bir takım belirtilerden oldu.

Fakat son zamanlarda, özellikle de son iki yılda, içimi sıkıntıyla dolduran, depresyonlardan depresyon –ki bu kelimeyi gerçekten hiç sevmiyorum- seçmeme neden olan, beni acılardan acılara savuran bir durum var ki, tadından yenmiyor: Geçen giden tatillerin rezilliği. Bu nitelenmiş belirtili isim tamlaması, açıklamak istediğim hissiyatı vermekten ne kadar uzak! (Ama siz gene de bununla idare edin, var olmasını çok arzuladığım okurlarım) Açmak gerekirse (keşke gerekmese), bu tatillerin rezilliği şuradan kaynaklanmaktadır: Her tatile deliler gibi kitap okumak, sosyal aktivite manyağı olmak, görüşülemeyen bütün arkadaşlarla gününü gün etmek, alışveriş yapmak, ehliyet başvurusunda bulunmak, iş bulup çalışmak, yurt içi ve yurt dışı bulunabilen her türlü geziye katılmak, onlarca film izlemek, diyet yapmak, tarzını değiştirmek, sağlıklı ama heyecanlı, yararlı ama eğlenceli bir hayat edinmek ve daha birçokları gibi sayısız bomba plan yaparak girmek ve sonuç olarak bütün bu bomba planların elinde BOM! diye patlamasıdır. (Espri de yaptım, haha) Sonuç olarak, tatilin sonunda yepyeni bir birey olarak, yeni döneme bomba gibi başlamak bir yalandır. (Bunu da kendime söyledim canım okurlarım, sakın sakın üzerinize alınmayın!) İşte bu yalan, tatil hevesini –kendi adıma- burnumdan getiren bir olgudur. Dolu dolu yaşanmamış ya da yaşanamamış bir tatil, daha da kötüsü, dolu dolu yaşanmasının imkansız olduğu bilinen bir tatil, insanı tatile girdiğine de gireceğine de pişman eder. Tatil planlarının yatacağını bilmek ve bunu kabullenmek, sadece tatil sendromunu biraz hafifletiyor, sorunu –yani olmak istenilen kişi ile gerçekte olunan kişi arasındaki kapatılamayan fark- hiçbir şekilde çözmüyor. “Anlamak çözmeye yetmez” demiş Bülent Ortaçgil, Müslüm babam da bir güzel yorumlamış bunu “Sensiz olmaz, sensiz olmaz” diye. Velhasıl-ı kelam, tatilden önce nasılsam, tatilden sonra da aynıyım. Bu kafayla gidersem diyerek kendimi daha da fazla üzmek istemiyorum; zira daha dün  birçok şeyin insanın elinde olmadığını kesin bir kararlılıkla ifade etmiştim, ancak bir şeyler değişmezse ya da değiştirilmezse, bundan 10 sene sonra da tatil sonrası aynı hissiyatı yaşayarak, olduğum insan olarak kalmaya devam edeceğim gibi de geliyor bana, ah okur ah.

Şimdilik, şubatta yazdığım ve gene anlatmak istediğim mevzuu yeterince açamadığım (neden açılmıyor bu mevzuular, neden?!) yazıyı şu sözlerle bitiriyorum: Belli bir yaştan sonra öğrenciliğin hakikaten çekilmediğini anladım, ama işte “Anlamak çözmeye yetmez.” Sene olmuş 2011 ve ben hala daha vatana, millete ve de kendine bir hayrı bulunmayan, icraatsiz, işsiz, güçsüz bir öğrenciyim. Son olarak, bu tatil bahsettiğim kadar da kötü geçmedi, “hayaller yarım kaldı; amma hayat devam ediyor yeğenim!”

NOT: Sevgililer günü hakkında da iki çift kelam etmek istedim ama baktım gördüm ki diyecek hiçbir sözüm yok. Durun, bakıyorum, evet hakikaten diyecek bir şeyim yok. Sevgilisi olanın ya da sevgilisi varmış gibi olanın sevgililer günü kutlu olsun, sevgilisi olmayıp da üzülene geçmiş olsun, sevgilisi olmayıp da “bekarlık sultanlıktır” tadında bir hayat yaşayanlara uğurlar olsun, bu da “senin hala bir sevgilin yok mu yahu?” tarzındaki sorulara muhatap olduğum son sevgililer günü olsun. (İmayı anlayan anladı desem, çok mu saçma olur demeyeyim hadi.) Son olarak da bütün İslam aleminin kandili mübarek olsun.

Papa John's Pizza, sevgililer gününe özel ♥kalp♥ şeklinde pizza "şettirmiş", Twitter'da bunun kampanyasını yapıyor. Concon işi buldum ben kendi adıma. 

1 Ocak 2011 Cumartesi

Sana Çok Güzel Başlıklar Hazırladım


Saat 22.31. Tam da 21.31’de başladığım yazıyı bitirmede başarılı olamadım arkadaşlar. Evet, ben ne yazık ki her başladığı işi bitirebilen, her zaman parmakla gösterilip takdir toplayan, iç güzelliği ya da dış güzelliğiyle ilgi çekebilen bir insan değilim. “Neden gene iç karartıcı şeyler yazıyorsun yahu, yeter artık, okumayacağız seni!” diye bıkkınlıkla yapılan serzenişlerinizi duyar gibiyim. Siz nasıl istiyorsanız öyle olsun be dostlar, sizi mi kıracağım yani bu mübarek yılbaşı gününde? Kalbimi kırarım daha iyi.


Geçen yazıda (bknz: ısınma) biraz çıtlattığım, “Güle Güle Dandirik 2010, Hoş geldin Umut-Fakirin-Ekmeği 2011” başlığını belki hatırlarsanız. Hatırlayamazsanız da sorun değil, bir alttaki yazıya bakıp hemen hatırlayabilirsiniz. Sonra unutursunuz falan. Her neyse, açıkça söylemek gerekirse, çok uzun ve derin değerlendirmelerle dolu bir yazı yazmayı amaçlamıyorum. Yani, aslında öyle bir amacım vardı ama ilk cümlede de dediğim gibi elimde patladı. Yok, yok korkup da terk etmeyin bloğumu, iç karartıcı şeyler yazmayacağım, gerçekten bak. 

Cıvıltı’ya ya da genel ağ günlüklerine (bu kelimeyle neyi kastettiğimi söyleyen arkadaşa, ilk buluşmamızda çikolata ya da meyveli soda alacağım- maksat Türkçemize destek olmak) baktığımda, genelde yeni yılla ilgili iki farklı yaklaşımla karşılaşıyorum. Birincisi, tipik ve oldukça kalıplaşmış bir “yaşasın yeni yıl, güle güle eski yıl” yaklaşımı. Bu yaklaşımda kişi, geçen yıl hakkında bir takım değerlendirmeler ve genellemelerde bulunur, “XXXX yılında ne olmuştu?” konu başlıklı muhabbetlere girer, gelecek olan yıl için heyecanlanır ve yeni yıl için bir yıl plan ve program yapar. İkinci yaklaşım ise, son yılların yükselen “trend”lerinden olan, kalıpları yıkma, herkesten farklı ve özel olduğunu gösterip, sıradan halkın ne kadar salak ve sıkıcı olduğunu kanıtlayan yaklaşım. Mevzua bu şekilde yaklaşan tipler, yeni yıl-eski yıl muhabbetinin ne kadar yavan olduğunu söyler, gelecek olan yeni yılda bir haltın değişmeyeceğini, alınan kararların uygulanamayacağını falan savunarak, yeni yıl denen hedenin aslında sadece “takvimsel” bir değişiklik olduğunu bildirir. Eskiden bu yaklaşımdan herhangi birine yaklaşıp da bir yazı yazacak olsam, muhtemelen bu ikinci yaklaşım olurdu. (Eskiden dediğim bundan 1,5 saat öncesi. O da eski sonuçta. Ne kadar çabuk değişiyorum değil mi, çocuklar?) Ancak artık, kendini fazlasıyla orijinal zanneden sıradan ‘fekat’ mütereccid bir kişilik olduğunun farkına varan bendeniz, yeni yazısında birinci yaklaşıma yaklaşıyor. Yani orijinal olacağım diye kasmıyor. Mükemmel olmaya çalışmıyor. “Yeni yıl yazım, gece yarısı olmadan bitsin de adım tarihe geçsin” diye uğraşmıyor. Hayatı akışına bırakıyor.


Şimdi kendini fazlasıyla orijinal zanneden sıradan ve mütereccid bir insanın 2010-2011 ile ilgili edindiği ufak tefek notları okuyacaksınız. Buyurun efendim, önce 2010:

12 Aralık 2010 Pazar

Yazmayı Tasarladığım Şey Kesinlikle Bu Değildi!

Hayatta pişman olduğum tek şey başka birisi olmamamdır.
                                               Woody Allen

Küçüklüğümden beri, kendi kendime oynadığım oyunların tümünün tek bir konusu vardı, her oyunda ben yeni bir karakter olurdum ve bu karakterler de zamanla değişirlerdi. Örneğin, iki ya da üç haftalık bir süre zarfında bir karakter oluştururdum kafamdan ve kendimin bu karakter olduğunu düşünürdüm. Bulabildiğim bütün boş zamanlarda, zihnim bu karakterle meşgul olurdu. Bu karakter genelde benden tamamen farklı bir tip olurdu, milliyeti, aile ve arkadaş yapısı çevremdekilerle alakasız olurdu. Bir odaya kapanır ve tek başıma o karakteri konuştururdum. Çevremdekiler bu duruma anlam veremezlerdi, işi çocukluğuma vururlardı ve oldukça da tuhaf bir çocuk olduğumu düşünürlerdi.

Evet artık bir yetişkin olarak, o bir odaya kapanıp kafasında yüzlerce imkansız senaryo kuran, “öyle değil de böyle olsaydı” düşüncesiyle saatlerce kafasındaki sayısız karakterle yaşayan, onları yaşatan ve onlarca yaşatılan o küçük çocuğu çoktan öldürdüm. Daha doğrusu, onu öldürmedim ama bastırmaya, kısıtlamaya, susturmaya çalıştım, “Bak” dedim ona “böyle olmaz, insanlar senin gibi yaşamıyor, senin düşündüklerini düşünmüyor. Senin yüzünden beni deli zannediyorlar. Beni dışlıyorlar, aralarına almıyorlar.  Ama ben onların dünyasına ait olmak istiyorum, seninle kalmayı değil. Hayallerin bana acı veriyor, yaptıkların hiçbir sonuca ulaşmıyor.” Böyle söyledim ona. O da, küçük kızdı tabii, yüzsüz, pişkin ve yalancı bir yetişkin değildi, çekti gitti.

Şu yaşadığım (yaşadığımı varsayıyorum) zamanı göz önünde bulundurunca, aslında çok da bir şeyin değişmediğini açıkça görebiliyorum. Her ne kadar o küçük kızcağız çoktan beni terk etmiş de olsa, odalara kapanamasam da, çevremdekiler tarafından bastırılıyor, engelleniyor, aşağılanıyor ve kısıtlanıyor da olsam, ve bunu ziyadesiyle takıyor da olsam, hala daha o küçük çocuktan kalma bu fikir, kendim olmayayım da kim olursam olayım fikri tutkusu, peşimi bırakmıyor. Öyle bir fikir ki bu, Japon yapıştırıcısı ile yapıştırılmış gibi, sökmeye çalışsan sökemiyorsun, zor kullansan yapıştığı şeyden parçalar götürüyor. İşte bu nedenle, artık kişiliğimin (kişiliğimin olduğunu varsayıyorum)...

14 Kasım 2010 Pazar

Yazmak İstediklerini Yazabilmek ile Yazamamak Arasındaki O İnce Çizgi

~I. Dünya Savaşının İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri yahut İnsan Psikolojisinin I.Dünya Savaşı Üzerindeki Etkisi~



I.Dünya Savaşı hakkında hep söylenegelen bir tez vardır, bilirsiniz. I.Dünya Savaşı’nı başlatan etken Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te bir Sırp milliyetçisi tarafından  öldürülmesidir. Ancak söylenegelen o meşhur tez şunu söyler: Zaten bir barut fıçısı halindeki Avrupa devletleri, birbirlerini yemek için bahane ararlarken gökte aradıklarını yerde bulmuşlar, “hazır fırsat bu fırsat” diyerek, birbirlerinin tepelerine binmişlerdir. Yani Franz Ferdinand’ın öldürülmesi yalnızca fitili ateşlemiştir, barut fıçısını doldurmamıştır.

İşte, fazla orijinal olduğunu zanneden sıradan bir insanın hayatında da, barut fıçısının ateşlendiği zamanlar vardır. Böyle zamanlardan biri, ben diyeyim bir ay, birisi desin iki ay, bir başkası desin elinin körü ay önce sevimsiz bir mekanda, mekandan da sevimsiz bir kişinin bir adet kırmızı kemik çerçeveli gözlükle görülmesiyle vuku buldu. Evet o an, işte bu kendini fazla orijinal zanneden sıradan insanın nicedir oradan buradan doldurduğu barut fıçısı ateşlenerek kendini havaya uçurdu. Peki, nicedir dolan bu barut fıçısını ateşleyen bu olayın önemi ne idi? Sıradan insanın hayatındaki bu olay, Ferdinand’ın öldürülüşünün Avrupa ülkeleri üzerindeki etkisiyle eşdeğer miydi? Ne yazık ki, bu saçma sapan durum, sıradan insanın üzerinde Ferdinand etkisinin de ötesinde bir etki yapmıştı. Olayı biraz açalım mı, ne dersiniz?

Fazla orijinal olduğunu zanneden sıradan insanın hayatı sahte hayaller ve kendini oyalamalarla doludur. Hayatının sıradan bir gününü geçiren bu sıradan insan, karşıdan gelen kırmızı kemik çerçeveli gözlük takan kişiyi gördü ve o an insan denilen cinsin, gerçekten de ne kadar cins, ne kadar kaypak, ne kadar özenti, ne kadar işe yaramaz, ne kadar güvenilmez ve ne kadar kişiliksiz ve orijinallikten uzak bir tür olduğunu bir kez daha anladı. Nicedir insanlığa dair kaybetmek üzere olduğu güvenini bu sefer tamamen kaybetti. Karşıdan gelen kırmızı kemik çerçeveli gözlüklü kişi, kendini fazla orijinal zanneden bu sıradan kişinin üzerindeki olağandışı etkisini elbette anlayamadı. Yanındaki oldukça yılışık başka bir türle muhtemelen saçma sapan sohbetine devam etti. O dakikada, sıradan bir insan sıradan ama üzücü bir olay yaşamış ve bir kez daha hem hayattan hem de insan denilen cinsten soğumuştu. Sıradan insan, her zaman hayalleriyle yaşamış, bu sayede hayatını sürdürebilmişti. O, senelerdir bir gün kemik çerçeve gözlük alıp hayatının değişeceği günlerin hayaliyle kendini oyamıştı. O, senelerdir kendini bu hayalle oyalarken, karşıdan gelen gözüne yıllardır gözlük takmamış, gözlük takan, kendini bu gözlükle “bütünleştiren” ve “gözlük benim bir parçam” diyen insanlara burun kıvırmış o kişi, her nedense, insan türünün kaypaklığını göstermek istercesine, kırmızı kemik çerçeveli bir gözlüğü gözüne takıvermişti. Aylardır onlarca insanın kendinin hayalini kurduğu şeye sahip olduğunu gören, kendini orijinal zanneden sıradan kişi, o an kendini sıradan zanneden orijinal kişi olduğuna inanırken, gerçeklerin farkına vararak, kendinin sıradan bir kişi olduğunu idrak etti. Artık hayalini kurduğu şeye sahip olmak onun hayatını değiştirmeyecek, onu diğerlerinden farklı kılmayacak, onun orijinal kişiliğini yansıtamayacaktı Bunu yapan kaypak insan türü, bu sıradan insanın aslında orijinal biri olduğunun asla farkına varamayacaktı, kendini fazla orijinal zanneden bu sıradan kişi, artık asla kendisinin orijinal olduğunu ve her şeyi içinden geldiği şekilde yaptığını kanıtlayamayacaktı. Sıradan kişi, işte o an bunun farkına varmıştı. Geçmiş olsundu.

Kemik çerçeve gözlükler nasılsa moda olmuş. Zamanında milletin “inek gözlüğü” diye dalga geçtiği gözlüklerden bin beterini, bu gözlükleri ve insanların hayallerini her zaman küçümseyen tiplerin gözlerine takarak acımasızca ortalıklarda dolaşması, şu günlerde gerçekleşen en berbat olaylardan biri. Sanırım kendinin sıradan olduğunu ve her zaman da öyle kalacağını anlayan o arkadaşın artık tek şansı eşeğini Niğde’ye sürmek. Ben şu gözlüğün, hem o kişiye hem de o kişinin hayatına oldukça yeni bir perspektif kazandıracağını düşünüyorum örneğin.




Kendime Not: Bugün bir şey olmayacak. Bekleme bence boşuna.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Twitter'da susarak içinde biriktirdiklerini Blogger'a aktarmak

Everyone I know is getting married or pregnant. I'm just getting drunk.*

*Tanıdığım herkes ya evleniyor ya da hamile. Bense yalnızca sarhoş oluyorum.

Merhaba sevgili okurlar, okumazlar, severler, tiksinirler! Bugün gene akılalmaz (!) bir konu ile buradayım. Ve hayatın gerçekleriyle savunmasız ve zavallı bir şekilde başbaşayım. Bugünkü yazım, ilginç bir şekilde günlük niyetine girilen bir yazı niteliğinde. "Blog yazarlığı"nın asıl amacı da aslında budur; ancak bilirsiniz ki (bknz: geçen yazım) bendeniz ne yazık ki bu tür yazılar yazamayan bir mahluk idim. Fakat artık içimde biriktirdiklerimi, yaşadıklarımı, yaşayamadıklarımı aklımda evirip çevirip, zihin boşluğuma göndererek bir zihin kirliliği oluşturmaktansa, zaten kirli olan elektronik günlüğüme aktarayım dedim. Nasıl, çok iyi düşünmüşüm değil mi?

Şimdi isterseniz başlıkta çıtlattığım durumu ve bu durum sonrasında yaşadıklarımı, kimsenin kafasını kendi kafam kadar karıştırmamak için, düzgün bir şekilde sıralayarak ileteyim efendim:

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir hikâye ile akıp giderken hayat...

Yağmur nedeniyle o kadar mutluyum ki başka hiçbir şey düşünemiyorum.

Masamın üstünde duran telefonun kırmızı ışığı art arda yanıp sönmeye başladı. Bu, bana yeni bir faks geldiğine işaretti, yani okunması ve en acilinden cevaplanması gereken yeni bir ruhsuz kelimeler silsilesi sinir bozucu bir sesle kağıda dökülüyordu. Telefondan tarafa bakmak istemedim, çünkü sanki o tarafa bakmazsam ve o sevimsiz kağıdı görmezsem, cevaplamak için kendimi zorlamam gerekmeyecekti.

Yağmur yağarken evde, kendimi istemediğim işlerle boğuşurken bulmak ne acı! O anda faks üstüne faks evime yığılmıyor olsaydı ve posta kutumda onlarca elektronik posta beni beklemiyor olsaydı, dışarıdaki sağanak yağmurun tadını çıkarıyor olabilirdim. Ne yazık ki, dışarıdaki sağanakta eğlenmek yerine, evdeki sağanakla uğraşmak zorundaydım. Yağmur yağarken kendimi kabuğuma sığmaz bulurum nedense. Normalde asla yapmayı düşünmediğim şeyleri yağmur yağarken yapasım gelir. Böyle bir günde tek yapabildiğim maalesef dışarıdaki mucizenin akıp gitmesini izlerken gerçeklerle yüzleşmekti. Çaresizce bilgisayarımın başına oturup posta kutuma baktım. “İyi günler” le başlayıp, arası soğuk ve zorlama onlarca kelimeyle dolu, “lütfen cevap veriniz” le biten postaları, gönderenlerininkiyle aynı samimiyetsizlik ve bıkkınlıkla cevaplamaya koyuldum.

Yağmur yağarken güzel bir şeyler yemek ister insan.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Ne gerekenleri anlatabildi ne de susabildi...



istediklerimiz ve elde ettiklerimiz . Bölüm 1
   

    Uzun süredir bu başlığın ve ardından gelecek muhtemel içeriğin fikri aklımda olmasına rağmen bu yazıyı erteledikçe ertelememin tek sebebi, bu yazının da blogumdaki diğer pek çok yazı gibi “aşırı duygusal ögeler” içermesi ve beni gerçekten de fazlaca yaralamasıdır. Inanın ki şimdiye kadar yazdıklarım içinde en az bu yazıyı yazmak istedim ama gene de tutamadım kendimi ve acı da çekmem gerekse, duygu seline de boğulsam bir şekilde bu yazıyı tamamlamak için elimden geleni yapacağım. Çünkü daha fazla içimde tutamıyorum bu düşünceleri. “Bir şey ne kadar büyürse onu kendimize saklamak da o derece zorlaşır.”

  Aslında daha başlıktan her şey o kadar açık ki… İstediklerimiz ve elde ettiklerimiz = hayal kırıklığı. Bu kadar işte, şu gözümüzde büyüttüğümüz koca hayatın basit denklemi. Ne kadar çok istersen o kadar çok hayal kırıklığına uğrarsın. Ama gene de insanoğlu istemekten vazgeçemiyor değil mi? Hayal kırıklığı yaşayacağını bile bile… Çoğu zaman istediğinin imkansızlığını bile bile devam ediyor kendi çapında umut etmeye belki bir gün olur diye…
  
 Elbette insandan insana da fark var. Kiminin her istediği oluyormuş gibi gözükür de bir türlü memnun olmaz, kimisi ise “azıcık aşım kaygısız başım” der geçinip gider… Ben hangi gruba giriyorum gerçekten bilmiyorum. (Ve burada yazı kişisel bir üsluba bürünür) Ancak ben de istediklerim ve sonuçta elde ettiklerime baktığım zaman şu yoruma varabiliyorum sadece “Bir arpa boyu yol katedememişim.” Bunun farkına vardıkça ruhum daha da çok sıkılıyor, hayat resmen çekilmez oluyor. Son zamanlarda bu konu üzerine çok düşünüyorum. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım ne kadar uzun bir “istek listem” olduğunu da yakinen bilirler. Her insan kendisine göre az ya da çok birşeyler ister, birşeylerin hayalini kurar. Ama sanırım işi faaliyete dökmek hem yürek hem de çalışma azmi istiyor. Tabii ki bunlar da yeterli değil, çünkü hayat düz bir mantığa göre işlemiyor. İnsan bazen ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hangi yola başvurursa vursun o istediğini elde edemiyor işte. “Kısmetten öte köy yok ki…” Kaderin varlığına inanan her insan, iş bu devreye geldiğinde kaderine razı olmak gerektiğini bilir. Bu bazen çok zor olabilir ama gene de insan acizdir, insanın elinden bir yere kadar gelir.