bir zamanlar Japonya'dayken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir zamanlar Japonya'dayken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2012 Pazar

Dinmiyor gönlümün hicran yarası

"Şarkılarda ağladık, şarkılarda güldük
Şarkılarda ayrılık, şarkılarda üzüldük"

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun, Şahin Çandır (güfte)

"Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle !" demiş Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Ender'i. Bu durumun aynısı benim için şarkılarda geçerli. Ne zaman birisine bir şarkı önerecek olsam ya da bir yerde -Twitter ve Facebook denilen melanet ortamlarda- bir şarkı paylaşasım gelse, bir şeyler beni frenliyor. Doğrusu ben bu durumu önceleri pek de paylaşımcı olmayan sinir bozucu karakterime vermiştim fakat üzerine biraz düşününce anladım ki, paylaşmayı istemediğim şey sevdiğim şarkılar değil gizlediğim duygularım imiş.

Şarkıların hayatımızdaki yeri tartışılmaz. Seneler geçtikçe, anılar çoğaldıkça, bir şeyler kaybedildikçe daha da anlam kazanır olur şarkılar. Hele ki benim hayatımda, şarkıların belki de gerekenden çok daha büyük bir yere sahip olduğunu bilseniz şaşırdınız bence. "Aşırı duygusallığın bünyeye başlıca zararları"ndan biri de ne yazık ki bu, gel gör ki "şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki!"

İşte özellikle duygusallığın ve yalnızlığın dibine vurduğum şu sıralar (öyle olmadığım bir zaman varmış gibi konuşarak sizleri yanılttığım için özür dilerim) şarkılar benim bir parçam oldu sanki, bir dost gibi, bir yoldaş gibi, bir sevgili, bir evcil hayvan, balkondaki çiçek, fincandaki çay gibi. Apayrı bir şey oldu işte. Bu nedenle de, birileri o şarkıları dinlediklerinde kalbimi de okuyorlarmış gibi hissediyorum. Sanki o şarkıyı dinlerken benim ne düşündüğümü anlayacak, o şarkının hangi anıyı, hangi olayı, hangi kişiyi çağrıştırdığını öğrenecekmiş korkusunu yaşıyorum. Mesela o şarkıyı gecenin bir yarısı dinleyip de uyumadığımı, ötekini 2.03'e kadar geri sarıp tekrar tekrar dinlediğimi, bir diğerinde geçen bir sözü tekrar duyabilmek için şarkıyı en baştan defalarca kez dinlediğimi bileceklermişçesine bir endişe içerisindeyim. Ya da işte şu şarkıyı dinlerken nasıl da kafamı masaya gömdüğümü, bir diğerinde nasıl yalnız başıma ağladığımı, bir ötekini dinlerken nasıl sıkılıp da kalkıp gidemediğimi görecekler inancını taşıyorum. O duyguları bilmesinler istiyorum. Sakladığım şeyleri görmesinler istiyorum.

Oysaki şu yaptığım düpedüz "manyaklık", farkındayım. Öncelikle, millete ne senin saçma sapan duygularından, anılarından, sırlarından? Sanki devlet sırrı taşıyorsun? Sanki Ferhat oldun dağları deliyorsun? Sanki 1000 yıllık geçmişin var da tarihe adını altın harflerle yazdırıyorsun? Nedir yani bu, kendini dünyanın merkezine koymak değildir de? İş olsun. İkincisi, şarkılar, şiirler, kitaplar herkesin onlara yüklediği anlamlar kadardır, kişiye özeldir yani. Sen şu şarkıyı çok seversin, çünkü bilmem nesi sana bilmem kimi hatırlatır fakat o "tırt" şarkı kimseye yaranamaz. Ya da biri müzikalitesinden, sözlerin derin anlamından, enstrümantal zenginlikten filan söz eder, o şarkının ne kadar büyük bir eser olduğunu söyler de sana hiçbir anlam ifade etmez. Bu işler böyledir, herkes bir şeylere anlam yükler, bazıları bir şeylere çok daha fazla anlam yükler.

Böyle dedim yazdım çizdim ama içimden bir ses saklamaktan ziyade anlaşılamamaktan ya da daha kötüsü yanlış anlaşılmaktan korktuğumu söylüyor. O kadarını bilemeyeceğim ama "benim ketumluğa meyyalim vallahi dertten!" der, kendimi şiirlere, şarkılara vururum.
Ve zor da olsa bir şarkıyı paylaşmadan buradan geçemem.
Şarkıların da gözü kör olmasın ayrıca.


10 Nisan 2012 Salı

İz Bırakanlar Unutulmaz

"Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek başka bir anının yerine.

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine. "
Edip Cansever


Senelerdir dilbilim dersleri alıyorum. Dilim varmıyor ama dilbilim benim için artık küllenmiş bir sevda -en azından eskiye kıyasla. Fakat geçen dönem aldığım derste, uzun zamandan sonra ilk kez ilgimi çeken bir konu karşıma çıktı, tabii konunun ilgimi çekmesinin nedeni bilimsel değil tamamen duygusaldı. Zaten şu siteye azıcık göz atanlar, hiç de akademik birikime sahip bir insan olmadığımı şıp diye anlayacaklardır. O nedenle de burada tutup da dilbilim makalesi yayınla(ya)mayacağımı tahmin etmek hiç de zor değil. Ancak bu yazının çıkış noktası olan ve de beni binbir türlü duyguya gark eden dilbilimsel konuyu da burada kısaca anlatmak lazım geliyor, kusura bakmayınız.

İlhamım olan wanna contraction başlıklı konunun meselesi şu imiş: Bilmeyenler olabilir diye söylüyorum, lütfen benim uzman bir dilbilimci yahut İngilizce öğretmeni filan olarak caka sattığımı düşünmeyin -ki değilim de zaten-, "wanna" kelimesi "want + to" (istemek) kalıbının kısaltılmış şeklidir. Normal şartlar altında bu şekilde kısaltılabilen bu kalıp, nedense bazı cümlelerde birleştirilemiyormuş. Hemen somut örnekler verelim:

What do you wanna eat? (Ne yemek istiyorsun?) -Eyvallah, sorun yok.
Who do you wanna see? (Kimi görmek istiyorsun?) -Mesele yok.
*Who do you wanna dance? (Kimin dans etmesini istiyorsun?) -İşte burada bir yamukluk var.

Peki ne demeye son cümlede böyle bir yamuk çıkıyor. Hadi şöyle dense anlarız:

"*I wanna Hüsamettin dance." (Hüsamettin'in dans etmesini istiyorum.) cümlesinde bir yamukluk vardır zira cümlenin aslı "I want Hüsamettin to dance."tir. "Eeee napalım yani?" diye sormayın, iki bilimsel kelam edelim, azıcık kendimizi profesör hissedip avunalım dedik şurada- bakın yazımı da bilimsel bir dille yazılmış akademik makale çizgisinden kaydırdınız, eyvahlar olsun. Neyse Hüsamettin demiştik, gördüğünüz gibi cümlenin aslında "want" ile "to"nun arasında Hüsamettin var, "want" ve "to"yu iki dost, iki sevgili, iki kardeş ya da iki her neyse gibi düşünürsek, Hüsamettin'i de bu zavallıların kavuşmasını engelleyen bir kara kedi filan gibi düşünebiliriz.

29 Mart 2012 Perşembe

Sıkma Aforizma Geldi Han'ım - 1


 "hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin"
Ah Muhsin Ünlü 
 

• Şimdi bugün fark ettim demeyeyim de; bir zamanlar fark ettim, bu blogda hiçbir zaman Japonya’da olduğumun duyurusunu yapmamışım. Eğer çok ciddi bir ruhsal sıkıntım yoksa, yani sanrılar filan görmüyorsam ya da fazlaca uzun ve gerçekçi bir rüyanın içinde değilsem; evet Japonya’dayım. Şimdi bunu söyledim ya, aklınızda şöyle bir tablo mu canlandı?: Sakura (kiraz çiçeği) ağaçlarının arasında kimonomla geziyorum, günaşırı sushi yiyor,uzak doğu sporlarının dibine vuruyorum. (Ah kendo ah) Geyşalar ile hasbıhal ediyor, samuraylar ile hoş beş ediyorum.  Dünyanın en cici ürünlerinin satıldığı bu koca alışveriş cennetinin içinde yüzüyor, “paraları paraları saç saç saç, deli gibi deli gibi al al al” mottosu eşliğinde çılgınlar gibi eğleniyorum. Teknolojinin kraliçesi oluyor, manga (Japon çizgi romanı) ve anime (Japon çizgi filmi) kültüründe ustalara selam çakıyorum. Her günüm bir çay seremonisi tadında ilerlerken, bülbül gibi Japonca şakıyarak, milyonlarca Japon arkadaş ediniyorum. Hatta hızımı alamayarak Japon bir damat bile ithal ediyorum. Bütün bunları kurgulayan o zihninize sağlık; durun, kıpırdamayın, çekiyoruuuum-çektim. Şimdi dağılabilirsiniz.

• Bugün bir arkadaşım, salıya kadar durmak bilmeden çalışacağını, o yüzden istediğim kitabı bana kargo ile yollayacağını söyledi. Bunun anlamı, “vaktim yok amma param çok” olabilir. “Olmasa da vaktim, sana feci değer veriyorum” da olabilir. “Sana acırım ama seninle buluşamam” da olabilir. Yahut ben çok alıngan olabilirim.

•Okuduğum kitapların hem altını çizip hem de üzerine türlü türlü notlar almak suretiyle o kitabı sindirmek, eskitmek istiyorum; hem de o kitapları tertemiz, alındığı günkü gibi saklayarak korumak istiyorum. Bu hayatsal ikilemden çıkmanın da bir yolu henüz bulunamadı gibi.


•Sizin hayalinizi kurduğunuz bir şeyi, bir dünya vatandaşı yaşadığında hissettiğiniz bazen apışma duygusu olabiliyor. Özellikle de öyle bir hayaliniz olduğunun bilincinde bile değilseniz. Örneğin, yukarıda gördüğünüz reklamdaki elemanlar resmen benim hayalimi yaşıyorlar. Dünyada Orhan Gencebay çalarak Mini Cooper’la İstanbul sokaklarını eskitmekten daha şahane olan şey herhalde bunun reklamı da yapıp para kazanmak olabilir. Elbette daha şahane şeyler de vardır da, şimdilik aklıma gelmedi.

•Mehmet Erdem “Hakim Bey” isimli bir şarkı çıkardığından beri hayat daha güzel.


•Onur Ünlü’nün, bir isim koyulma harikası olan “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi” filmini izledim. Film, ismiyle aynı harikalıkta değildi diyeceğim; dilim varmıyor. “Polis” iyiydi, iyi. "Beş Şehir"i ise izlemedim.

•Sevdiğim şeyleri her seferinde sevdiğim insanlara tanıtıyorum. Sevdiğim şeyi, sevdiklerim de benimsesin, bilsin, sevsin istiyorum. Sonra da, tekrar tekrar, sevdiğim şeyleri -ne olursa olsun- paylaşmaya dayanamadığımı fark ediyorum. (Ben olmuşum “Seni Kendime Sakladım.”) Belki bu durum sadece aşık olduğum adam için geçersizdir; fakat o da zaten beni terk eder, sevdiğim şeyleri de yanına alır.

•Neyzen Tevfik’in azılı bir kumarbaz, fecaat bir alkolik ya da ağzı bozuk bir hovarda olması, ne yazık ki hayat ile ilgili şimdiye dek yapılmış en güzel benzetmenin ona ait olduğu gerçeğini değiştirmiyor: “Hayat su dolu bir fıçıya benzer, birden içsen de biter, yavaş yavaş içsen de biter.”







11 Şubat 2012 Cumartesi

Hayal İçinde Akıp Geçti Ömr-ü Derbederim

"Büyük hayaller peşinde koşacağız derken, hayatı ıskaladık galiba Orhan."
(Tırnak işareti koyulası bir durum yoksa da bu cümlede, adettendir.)

Hani okullarda kompozisyon yazılan o çoğunluğa göre sıkıcı ve gergin, azınlığa göre ise eğlenceli ve ilginç derslerde, kompozisyon başlığının yazının bütününü özetleyici kalitede bir başlık olması öğretilir ve de yazı ile bağlantılı bir başlık istenir. Bendeniz de işte vakt-i zamanında öğrenciyken, daha doğrusu henüz bir öğrenci olduğumdan uzunca bir süredir, okul için yazılması gereken yazıların başlıkları konusunda her zaman çekingen davrandım, klişe demek için bile fazlaca klişe başlıklar kullandım. O yüzden midir bilemiyorum ama bu bloğa yazdığım yazılarda ise bu olayın tam tersini uygulamaya kalkışıyorum. Nerede alakasız, şiirsel, eksantrik bir başlık, orada ben. İşte, hiç adetim değildir ama bu sefer yazıyla bütünlük içerisinde sayılabilecek bir başlık attığım yetmezmiş gibi, bir de bu başlığı açıklamaya yelteniyorum. Sevgili okur, yazıya başlamadan önce sizi başlığa ismini veren şarkıyı dinlemeye ve anlamaya davet ediyorum:

Hayal içinde geçti ömr-ü derbederim
Bakıp, bakıp da o maziye şimdi âh ederim
Ne bir emel, ne bir ümit, hayat bu muydu derim
Bakıp, bakıp da o maziye şimdi âh ederim

En başta belirttiğim "olağandışılık" bir başka olağandışılığın habercisi aslında. Doğru, benim de hayatım olmayacak belki olsa da bir halta yaramayacak hayallerle gelip geçiyor. Çok civcivli bir mazim olmasa da, mazime bakıp bakıp ah ettiğim çok oluyor. Ama şimdi buraya o acıklı maziyi, o derbeder hayatı, o olmamış ya da olmayacak hayalleri yazmanın ne anlamı var? Giden geri gelmediği gibi, olmadı mı da olmuyor. Ayrıca böyle üstü kapalı konuşmak da, hem yazanın hem de okuyanın ruhunu daraltmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. İşte bu nedenle, ben de FOB'da neredeyse hiç yer almayan somut bir yazı yazma teşebbüsünde bulunacağım ve kırpıla kırpıla kuşa dönen hayallerimi "ya tutarsa" mantığında burada yayınlayacağım. "Allah'ın bildiğini kuldan ne demeye saklayayım?" gibi bir düşünce içerisinde yazıma devam ediyorum, dua niyetine. Âmin.


1. Boğazda bir evim olsun istiyorum. "Yuuuuhhh, bununla mı girilir yazıya?!?! Bir de akıllandım diyorsun, olmayacak hayallerle işim ne diyorsun, hadi oradan!" demeyin, şurada azıcık hevesimiz kalmış, onu da kaçırmayın, rica ediyorum. Evim olsun istemiyorum, Boğaz'da evim olsun istiyorum. Deniz görsün istemiyorum, Boğaz'da evim olsun istiyorum. Boğaz'da evim olsun istiyorum, artık İstanbul'da oturmak istiyorum, İstanbullu gibi hissetmek, her gün Boğaz'ı görebilmek, Boğaz'a gitmek için 2 saat çileli yollarda sürünmek zorunda kalmamak istiyorum. Küçük olur, kırık dökük olur, fark etmez, yaşanabilecek vaziyette olsun, boğazda evim olsun istiyorum. Ama ailemle olur, ama yalnız olur, ama arkadaşımla olur. Boğaz'da evim olsun istiyorum. Yer olarak, elbette Boğaz'a yakın her yer kabulüm, ancak gönlüm Arnavutköy ile Yeniköy arasında gidip geliyor. Sarıyer de güzel, Ortaköy de. Boğaz'da evim olsun istiyorum.
 
2. İşim olsun istiyorum. Hatta işkolik olayım, kendimden geçeyim, meşguliyetten kendimi kaybedeyim istiyorum. "Ne tür bir iş?" sorusuna yanıt verememek beni korkutuyor, o yüzden bu soruyu es geçiyorum. Ama kendimi verebileceğim bir iş, bir baltaya sap olabileceğim bir iş, bir işe yaradığımı hissedebileceğim, bu dünyada benim de bir yerim olduğuna inanabileceğim, birisine, herhangi bir şeye bir faydam dokunabileceğini düşünebileceğim, gelecekten az biraz emin olabileceğim bir iş istiyorum. Elbette gönül iş konusunda daha nice şeyler istiyor ama madem daha gerçekçi olacağım dedim, tamam, iş istiyorum, benden ne köy olur ne kasaba kafasından da böylelikle ebediyyen çıkmak istiyorum.


3. Sağlıklı yaşamak istiyorum. Tabii ki sağlık herkesin biricik isteği ve de ne yazık ki her zaman da bizim elimizde olan bir şey değil. (Allah kimseye hastalık vermesin.) Ama benim yaşadığım hayatın da beni sağlığa götürmeyeceği bir gerçek. Gece yemelerini, ıvır zıvır ziyafetlerini, kafein bombaardımanlarını hayatımdan silmek istiyorum. İştahım azalsın, "bir lokma bir hırka" mantığına bürüneyim istiyorum. (Eyvah ki ne eyvah, şu cümle gene çıktı karşıma.) Yürüyeyim, koşayım, zıplayayım, uçayım istiyorum. Güne enerji ile başlamak, güne enerji ile devam etmek, günü enerji ile kapatmak istiyorum. Gecem gündüzüm bir olmasın istiyorum. Sabahları "yeşil smoothie" içeyim, sürekli sebzeye meyveye düşeyim istiyorum. Çökmüş gözlerden, pudradan beyaz surattan, yağlı vücuttan, renksiz tırnaktan, karamsar zihinden ilelebet kurtulmuş olayım istiyorum. Bana vitaminler verilsin, moraller verilsin istiyorum.
 

4. Sevmekten ziyade sevilmek istiyorum. "Yalnızlık da bir yere kadar." cümlesini kurarken utanmamak istiyorum. Hayatımın aşkını bulayım, ruh eşimi bulayım, beyaz atlı prensimi bulayım değil. Artık o beni bulabilecekse bulsun, o sevsin istiyorum. Endişe yerine huzur versin istiyorum. Ruhumu daraltmasın, kapılarımı kapattırmasın istiyorum. Gönlümün kanatları açılsın istiyorum. Şarkıların gözü kör olmasın istiyorum. Bu konuyu da daha fazla uzatmak istemiyorum.


Ve son olarak 5. Birileri bana Barış Bıçakçı külliyatını armağan etsin istiyorum. "Aramızdaki En Kısa Mesafe" ile "Herkes Herkesle Dostmuş Gibi" de dahil, birileri bana Barış Bıçakçı külliyatı armağan etsin istiyorum. Yanında İstanbul, simit ve çay da gelsin istiyorum. Gerçekten çok şey mi istiyorum?

30 Aralık 2011 Cuma

Sebebim oldun zalim, sonuma imza attın

yanlış bir köşeye koymuşlardı seni
oyununa geldin yaşamın
(Afşar Timuçin)
"Uzaklardaydım, oracıkta, öbür kıtada; keşke yalnız bunun için sevseydiniz beni" temalı, FOB'un kardeşi demek istediğim ama bir yandan da üvey evlat muamelesi uyguladığım sevgili bloğum Absürd Bir Seyyahın Trajikomik Seyahat Anıları'nda, kısaca ABSTSA -berbat bir kısaltma olduğundan hiç kullanmıyoruz efenim kendisini- konusu geçecek olan "Niyet neydi akıbet ne oldu?" konulu yazıma başlıyorum, yazı ortalara doğru "Felek kime şikayet edeyim seni" havalarına bürünürken, sonlara doğru ise "Kendim ettim kendim buldum, vay benim dertli başım" olayına sarabilir, şimdiden uyararım istedim.



Öncelikle, bu yazıyı biraz olsun anlamlandırabilmek adına 2011'den gün aldığımız o vakitlerde çiziktirdiğim şu yazıyı okumanızı şiddetle tavsiye etmekteyim: Güle Güle Dandirik 2010, Hoşgeldin Umut Fakirin Ekmeği 2011!  Korkunuza, endişenize hemen son vereyim; yok o hala sizi değil bir başkasını seviyor, sevdiğinize asla kavuşamayacaksınız, o ayrı bir konu da; "Sebebim Oldun Zalim 2011, Senden de Bir Hayır Geleceğe Benzemez Ya Du' Bakalım 2012" zımbırtısı, muhtemelen, bir önceki zımbırtı kadar çetrefilli bir yazı olmayacak. (söz veremiyorum da, işte.)

Efendim, Güle Güle Dandirik 2010, Hoşgeldin Umut Fakirin Ekmeği 2011!'de şöylesi beylik bir laf etmiş yazarınız, noktası virgülüne aktarıyorum: "2011 için en büyük hedefim, 2011 için hiçbir hedef koymama hedefi. Eğer bu hedefime başarıyla ulaşabilirsem, bilin ki 2011 o kadar da kötü bir sene olmamıştır. Hedef koymama eşit değildir hedefsizlik, hedef koymama eşittir ulaşılamayan hedeflerin olmaması, vicdan azabı ve hayal kırıklığı çarkına düşmeme. No pain, maybe gain." Peki sizce yazarınız bu işkembe-i kübradan salladığı sözüne sadık kalıp bu hedefini gerçekleştirebildi mi? ELBETTE HAYIR! Öyle bir şey olabilir mi? Hedef koymama da ne? Hayal kurmayarak hayal kırıklıklarından kaçınmak diye bir şey var mı? 2011 için "hayal kırıklıkları sarmış dört bir yanımı, aldığım her nefes hayaldir, hedeftir, erektir bana" desek yeri, hani o derece fecaat bir durum arkadaşlarım.


2010 hakkında edecek birkaç çift kelamım varmış ki etmişim ama 2011 yılı hakkında ne söylesem bilemedim. Hani güzel ama bir yandan kötü, böyle bomba, olaylı molaylı bir yıl ama bir o kadar da durgun gibi, hani açsa çok güzel olacak ama açayazan bir goncayken soluvermiş bir çiçek gibi 2011. (Of of of laflara gel anam babam!) Ya da hani böyle bir şeyi severek yemeye başlarsınız da sonunda tadı bayar, böyle mideniz bir tuhaf olur, yediğinize yiyeceğinize pişman olursunuz ama bir türlü de bırakamazsınız. İşte böylesi bir kekremsi tat bıraktı 2011 benim ruhumda. 2011 öylesi saçma sapan bir yıla dönüşüverdi ki birden, 2012 hakkında ne düşüneceğimi de bilemedim. Kısacası bir şeyler hissediyor gibiyim ama ne hissettiği de hiç bilemedim. (Kendinden haberi olmama durumu demiştik bir önceki yazıda, çaktınız mı?)


2011 benim açımdan değerlendirilmek için fazla acı, nefret edilmek içinse fazla mucizevi. Hani şimdi  "Yaaaa, 2011'de de hiçbir umduğumu bulamadım, gene boşa kürek çektim, bütün hayallerim yerle bir oldu, sevdiğimden ayrıldım, başıma gelmeyen kalmadı, ühühüühü!" diyerek ağlasam sızlasam, bana verilen nimetleriyle beraber bu yıla çok büyük bir haksızlık etmiş, nimetleri veren'e de çok büyük bir nankörlük etmiş olurum. Aslında 2011'de "fevkaladenin fevkinde mucizevi vukuatlar" denilebilecek binbir türlü olay meydana geldi. Hatta mesela ne bileyim şöyle Temmuz'da bitmiş olsaydı bu yıl, "Sevgili 2011 sen şimdiye kadar geçirdiğim en muhteşem yılsın! Adeta muhteşem yüzyıl gibisin!" diyebilecekken, Aralık denilen, severim de keratayı ama napayım (Rabbim sen affet), nalet ayda bittiğinden, "Sevgili 2011 sen nasıl saçma sapan bir yıl olup çıkabildin böyle acaba, gökten başıma düşen armut gibisin!" diyorum. Hatta ve hatta, kendimi şiirlere, şarkılara vurarak: "Ey 2011, sen benim için kırk yılda bir gibisin; öyle eksik, öyle hazin, öyle paramparça (Cemil Ersöz)" diye haykırmak istiyorum.




Çok da suyunu çıkarmadan, şunu da ekleyeyim: Benim için her sene zor geçen bir senedir arkadaşlar. Zordur zor olmasına ama her yılın sonunda bir araba dolusu ders çıkarmadan da duramam kendime. Bu sene kendime çıkardığım ders (aslında ben çıkarmadığım, sağolsun bir kafamı yarmadığı kaldı o dersin, o derece kabak gibi ortadaydı yani) ise şu oldu: Hayaller uzaktan daha güzel. İnanın bana öyle. Etmeyin niyet filan. Kısmetiniz ne ise onu yaşayacaksınız. Bizim de kaderimiz böylesi imiş demek ki.


Bu alakaya maydanoz, fazlaca sulandırılmış determinist tavırlardan sonra, kendimi yollara vurmanın zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Ben gerçeklerden kısmen kopmak pahasına, hayal kırıklıklarım ile vicdan azaplarımı bir kenara bırakarak, 2011'i sadece muhteşemliği ile hatırlamaya çalışacağım. "Islak sokaklar boyunca" bunu düşüneceğim. 2012 içinse tek bir laf bile etmiyorum. Hadi hayırlısı deyip geçelim.


Her şeyin en iyisini de bildiğimiz filan yok, hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da olmayacak.


"Ah babacığım pek çok dualarımızda mutluluk sanarak felaketimize amin deriz de böyle oluruz." (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Felaketten uzak mutluluğa yakın bir 2012 duasıyla, her nerede yaşıyor da kıymetini henüz bilemiyorsanız, orada kalın, esen kalın.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Kalbimle aklımın arasındaki mesafeyi ölçmeye mezuralar yetmiyor

"Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Bir gece yarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma Çarşamba günleri"
Cemal Süreya


Bir insanın kendinden haberinin olmaması meğer ne menem bir duyguymuş! Ne yaptığının, ne hissettiğinin, ne düşündüğünün farkında olmaması, sürekli  “meğer” sözcüğüyle başlayıp “haberim yokmuş” ile biten cümleleri kurması meğer ne kadar acı bir durummuş. Tecrübelerin sonu gelmiyor.

“Meğer ne kadar açmışım da haberim yokmuş, yemek yiyince anladım.” “Meğer ne kadar tokmuşum da haberim yokmuş, yemekten kalkınca anladım.” “Meğer ne kadar yorgunmuşum da haberim yokmuş, yatağa girince anladım.” “Meğer  ne kadar yalnızmışım da haberim yokmuş, odama girince anladım.” “Meğer ne kadar özlemişim de haberim yokmuş, onu görünce anladım.” “Meğer  ne kadar sevmişim de haberim yokmuş, onu kaybedince anladım.” “Meğer ne kadar mutluymuşum da haberim yokmuş, aniden mutsuzlaşınca anladım.”  “Meğer ne kadar üzülmüşüm de haberim yokmuş, birisi dokunuverince anladım.” “Meğer ne kadar ümitlenmişim de haberim yokmuş, onun da hepsi gibi olduğunu anlayınca anladım.”

İnsanlar ile şehirler arasındaki benzer özelliklerden biri, ikisinin de kıymetinin onlardan ayrılmadan asla tam olarak bilinemiyor oluşu. İnsanoğlu tatlı dilden değil sopadan anlıyor. Bir diğer benzer özellik ise, hem yeni bir şehirde hem de yeni bir insanda her şeyin çok farklı olacağının düşünmeniz. Oysa ki, bütün şehirler bir yerden sonra aynı ve o çok farklı zannettiğimiz bütün insanlar bir yerden sonra herkesleşiyor.

İnsan neden her defasında ümitleniyor? Onlarca kez düştüğü o çukura bir kez daha düşeceğini bile bile neden sürekli bir şeylerin peşinde koşuyor? Gerçekten de insanoğlu tatlı dilden değil temiz bir dayaktan anlıyor. Ya da en azından benim canım sopa istiyor. Zira bir insanın kendini bu kadar kaybetmesi mümkün değildir zannederdim; ama meğer insan kaç yaşına gelirse gelsin,  kendini şaşırtabiliyormuş da haberim yokmuş.

Ne güzel  bir cümle kurmuş Emrah Serbes, “yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok .”diyerek. Benim de yaşadıklarımdan öğrendiğim hiç ama hiçbir şey yok. Bir şeyler  öğrenebilmiş olsaydım eğer, elimdekilerin kıymetini kaybettiğim anda anlamazdım. Ya da başka bir deyişle, bir nesne yahut kişi elimden çıktığı anda kıymet kazanmazdı. Ve her seferinde birilerinin başkalarından farklı olduğu martavalına inanmazdım, hepimiz herkes gibiyiz işte.

Bu da gol değil.


11 Kasım 2011 Cuma

Gittiğin yol yol değil

Müzik çalarımda öyle bir şarkı listem var ki, gece gece anlamsız düşünceler ağına takıldığınızda, mesela dün bana olduğu gibi, "biraz kafamı boşaltayım bari müzik dinleyerek, hem de rahatlatır müzik ruhun gıdası falan feşmekan" gibi oldukça makul bir sebeple kulaklıkları takıp yatağınıza girdiğinizde gelesi olan uykunuzu bile fersah fersah öteye kaçırır. İşte bu gece bana olan da tam olarak bu. Neden bilmiyorum, garip ve gereksiz sayısız fikriyat birden "bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik!" diyerek beynimi istila etti. Bendeniz ise yukarıdaki makul gerekçe ile müzik çalarıma sarılayım dedim ama sarılma o sarılma, siz deyin 2 ben diyeyim 5 hakim desin 10 saattir meyhane şarkıları dinliyorum.

" Meyhane şarkıları mı? O de ne la? Yenir mi? Senin meyhanede ne işin var? Sana da benim gibi içtiren mi var?" gibi oldukça mantıklı soruları bir kenara bırakmayalım elbette, cevaplayalım. Meyhane şarkıları, adından da anlaşılabileceği üzere meyhane adı verilen, Farsçadaki mey (içki) ve hane (ev) sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile oluşmuş, anlam olarak ise "içki içilen yer" olarak belirtebileceğimiz mekanlarda çalan, genellikle duygusal parçalardır. Yalnız yanlış düşünülen bir şey varsa, meyhane şarkıları arabesk olarak tabir edilen, ne bileyim bir Orhan Baba, Ferdi Abi, İmparator İbo filan şarkıları değildir. (Ki arabesk sevdamız da ayrıdır, tartışılmaz.) Meyhane şarkıları genel anlamda TSM (Türk Sanat Musikisi) parçalarından oluşur. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Mustafa Oruç, Hüdai Aksu gibi isimler meyhanelerin vazgeçilmez sanatçılarıdır. 




Benim meyhane şarkıları ile ne işim olduğuna gelince, elbette meyhaneye gidiyor değilim. Ama meyhane temalı şarkılara, misal olarak "At Kadehi Elinden", "Sigaramda Duman", "Bu Akşam Bütün Meyhanelerini Dolaştım İstanbul'un", "Sarhoş Olamıyorum", "Kadehinde Zehir Olsam" verilebilir, kesinlikle zaafım var. İçki içmeyi ya da sarhoş olmayı tasvip etmesem de, meyhane şarkıları dinleyip de efkarlandığım çoktur. He bir de içki içen bir insan olsam halim nice olurdu tasavvur edemiyorum. Şu da var ki, bütün meyhane şarkıları içki, meyhane, sarhoşluk, ayyaşlık, berduşluk temalı olacak diye bir kaide de yok. Hatta bir çoğu, çoğumuzun, ya da en azından TSM ile bir şekilde alakalı olanlarımızın, severek dinlediği, söylediği şarkılar. Örneğin, "İnleyen Nağmeler", "Telgrafın Telleri", "Kadifeden Kesesi", "Leyla Özge Bir Candır", "Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim", "Bir Dalda İki Kiraz", "Yangın Olur Biz Yangına Gideriz" vb. şarkılarda herhangi bir meyhane teması yoktur. Ama gene de meyhanelerde çalınan şarkılardır. 


"Nereden sardın sen bu meyhane şarkılarına kızım? Yaşın kaç başın kaç? Aşık mısın? Mecnun'a mı bağladın? Sana da benim gibi çektiren mi var?" gibi oldukça acıklı soruları da unutmayalım, güzel güzel cevaplayalım. Meyhane şarkılarına, şimdi yıl olarak söylemeyeyim de yaşım çıkmasın, lise 2'de iken nasıl olduğunu tam olarak anımsayamadığım bir şekilde, doğuştan gelen melankolik mizacıma cuk diye oturan TSM'e sarıverdim. Bir yandan yeni başlayan arabesk sevdam, bir yandan da yeni keşfettiğim eski musiki, bende zengin bir "damar şarkı" dağarcığı oluşturdu. Şu gün şu sitedeki şarkıların %85'ini biliyorsam, bu mevzuu ta o zamandan kalma bir mevzudur ey dostlar. 

Aşık olup olmadığıma, bana bir çektiren olup olmadığı gibi merakla ve ısrarla tekrarlanan sorulara gelirsek, haydin şöyle bir cevap verelim: "Ben gamlı hazan sense bahar, dinle de vazgeç; sen kendine kendin gibi taze bahar seç"" ile "Sevme dediler sevdim, kül oldum yana yana." Artık kim ne anlarsa.

Son olarak da böyle bir TOP 10 tadında bir şarkı listesi hazırlayalım, efkarlanalım.

Yok yahu, ben efkarlanayım, zaten efkarlıyım, siz efkarlanmasanız da olur.


1. Bir İhtimal Daha Var (Altın Vuruş: Sükut etme nazlı yar, beni mecnun edersin.)
2. Böyle Bir Kara Sevda (Altın Vuruş: Ne çıkar bahtımıza ayrılık varsa yarın.)
3. Benzemez Kimse Sana (Altın Vuruş: Lütfuna ermek için söyle perişan olayım.)
4. Bu Akşam Bütün Meyhanelerini (Altın Vuruş: Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde.)
5. Şimdi Uzaklardasın (Altın Vuruş: Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu.)
6. Unuturum Diye Yorma Kendini (Altın Vuruş: Bu kadar yürekten sevmişken seni, öyle kolay değil unutamazsın.)
7. Kimseye Etmem Şikayet (Altın Vuruş: Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.)
8. Beklenen Şarkı (Altın Vuruş: Şarkının tümü! Çok Sert Vuruş: Sana gelen yollarda, daima beni bekle.)
9. Ah Bu Şarkıların Gözü Olsun (Altın Vuruş: Güzelsen güzelsin yok mu benzerin?)
10. Ada Sahillerinde Bekliyorum (Altın Vuruş: Bana mesken olunca topraklar, beni yad et güzelim başın için.)

14 Eylül 2011 Çarşamba

Söyle kim engelleyebilir buluşmamızı?

Pekala, 3.düzenlemeden sonra kararımı verdim ki; bu başlığa yazılmaya değer bir şeyler bulmadıkça, bu yazıyı boş bırakacağım. Bazı düşünceler ve duygular vardır ki sözle anlatılması mümkün değildir. Velev ki sözle anlatılması mümkün olsun, kesinlikle anlatasınız gelmez. İşte öyle bir şey.