kişisel zaaflar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel zaaflar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2011 Pazar

Seni düşünüyorumsa kendimi tutamam

Bugünkü yazının ne günün anlam ve önemi ile, ne de benim açıklanan notlarımın sevimsizliği ile hiçbir alakası olmaması bence oldukça güzel bir şey. Belki de yazılmış en iç burkan kitap olan Küçük Prens'in, en iç burkan bölümünü paylaşacağım sadece. Üstüne bir kaç kelime etmek şu anda bana o kadar gereksiz geliyor ki... Sadece okuyun, okuyun ve düşünün; evcilleştirdiklerinizi ve sizi evcilleştirenleri. Sıradan bir insanın sizin için özel bir hale gelmesini. Üzüleceğinizi bile bile evcilleştirilmeyi kabul etmenizi. Ve kalbimizle görebildiğimizde her şeyin ne kadar güzel olduğunu.


KÜÇÜK PRENS BÖLÜM XXI


İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi Küçük Prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki…” dedi Küçük Prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi Küçük Prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi Küçük Prens. “ Peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”


“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak. Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi Küçük Prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni. Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.”
Sustu tilki ve uzun bir süre Küçük Prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi Küçük Prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

12 Mart 2011 Cumartesi

Sanki 17 yaşıma geri döndüm! Ya da o bana döndü?

M. ve S., artık benim için bittiniz *****! Size verdiğim değerin ‰1’ini bile bana vermediğinizi bilseydim, ah bilseydim! =(cıvıltı’da üç kere yollamaya çalışıp da, bir türlü başarılı olamadığım “damar” cıvıltı.)

 Dünya üzerinde yaşanan “duygusal” sıkıntıların çoğu, üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bunlardan en sık yaşanan iki tanesi, benim naçizane gözlemlerime göre elbette, iletişim problemi ve bir tarafın duygusal durumunun öbüründen fazla/eksik olması meselesidir. (“Amanın ne dedi bu tipi tip gene yahu?!” diye soran olursa kesinlikle kınamayacağım.) İletişim problemleri hepinizin malumu, dünyada şiddetli geçimsizlik nedeniyle evliliğini sonlandıran binlerce çift bulunuyor. Bense ne evliyim, ne dulum, ne iletişim uzmanıyım ne de ilişki gurusuyum. O nedenle her iki insandan ikisinin yaşadığı bu problemi şimdilik bir kenara bırakarak, 3 kez twitter’a yazmaya çalışıp da başarısız olduğum, yukarıdaki başlığın da doğrudan ilgili olduğu “bir tarafın duygusal durumunun öbüründen fazla/eksik olması meselesi”ne geleceğim. Özellikle “gönül meselelerinde” oldukça büyük bir sorun olan bu mesele hakkında söylenmiş sayısız şarkı, şiir ve özlü söz var. Örneğin: “Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim, canımdan böyle bezdim amaaan” şarkısını hepiniz bilirsiniz (bilmiyorsanız……..

Pekala. Harbiden konuşasım gelmediğine göre uzatmanın da bir anlamı yok.

Sizin değer verdiğiniz insanların size neden değer vermediklerini düşünüp üzülmeye devam ederseniz, tam da yapmamanız gereken şeyi yapıyorsunuz: KARŞI TARAF SİZİ İPLEMİYORSA, UNUTUN GİTSİN!!!! Sen gel elin insanını o kadar savun, onun için üzül, onunla iletişime geçmeye çalış, ona karşı “samimi” duygular besle falan filan sonra da o seni “hatırlamayıversin, görmeyiversin, sevmeyiversin”! Yok ya? Ben de kalbimi sokakta bulmuştum değil mi? Duygularımı harcayıp, onurumla oyuncak gibi oynayıp, umutlarımın içine limon suyu sıkıp bütün samimiyetimi ayaklar altına paspas yapmak kolaydı değil mi? HİÇ DE BİLE! O kadar da uzun boylu değil, efendiler!!!

Bundan sonra duygularımı böylesi hareketler sergileyen biri için muhafaza edeceğim:


Alexander Rybak - Oah   dogalunal

M. ve S.! Sizin ve birçoklarının adını da bir daha anmayacağım! Benden uzak, kime isterseniz ona yakın olun! (O değil de, günün birinde S.’yi bir dişiye yakın vaziyette görürsem dünyam ufak çapta başıma yıkılabilir. Yok yok, ben demedim onu, kim dedi onu, çık dışarı çık!)


Aşırı duygusal ergenus bozuntusu olmaya elveda, güçlü, haşin ve karizmatik günlere merhaba!!!

NOT1: “Bir deli kuyuya bir taş atmış, yüz akıllı çıkaramamış” –olayı bilenler anladılar- misali yalnız ve güzel ülkemde blogspot.com tümden yasaklandı. Bu olay tıpkı YouTube’da bir video yüzünden, siteyi toptan kapatıp milyonlarca videoyu yasaklamaya benziyor. Aa, ben böyle bir uygulamaya gitmiş bir ülke biliyorum! Kısacası, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına da HAYIR, bundan böyle –valla şartlar böyle gerektirdi artık- yasakçı zihniyete de hayır.

NOT2: Hayatımda ilk kez yurtdışına kargo ile posta gönderdim ve postamı gönderdiğim gün, postamı gönderme niyetinde olduğum ülkeyi ne yazık ki büyük bir deprem vurdu. Aklımdan pek çok düşünce geçtiyse de, ne düşünsem, ne söylesem bilemedim. Sadece posta yollayacaktım ben…

NOT3: Baş harfi M ya da S ile başlayan isimlere sahip insanlara bir zaafım olduğunu, bu bloğu yazmaya karar verene kadar anlamamış olmam da ayrı bir ilginç. Bu hariç bütün genellemeler yanlıştır, ey dostlar.