14 Şubat 2011 Pazartesi

Gerçek hayatta da yaşanılan an'a uygun fon müziği çalsın!


Mazaretim Var, Asabiyim Ben. Şu anda, tatil sonrası sendromuna en uygun şarkılardan birisi olduğunu iddia ettiğim bir şarkıyı yayınlamaktayım. Hatta yayınlamak yetmez, sözlerini de itina ile, kopyala+yapıştır yapmadan yazdım.



Sakın gelme
Hazır değilim
Deliyim kaç gündür
Lodosum tuttu, poyrazım soğuk
Sakın gelme
Dönesim yok
Çok uzaktayım çok
Bir şarkı var aklımda
Söylemesi ayıp
Sözleri kayıp
Kaç zamandır dilimde
Sakın söyleme


Aslında yukarıdaki resim biraz yanıltıcı olabilir. Yani, hiçbir zaman okuldan ya da okumaktan nefret eden bir insan olmadım. Bunu bu kadar kararlı bir şekilde söylememin nedeni, okuldan da okumaktan da nefret eden (ciddi anlamda nefret eden) pek çok insan tanıyor olmam. Kısaca okuldan nefret etmiyorum da, okulla ilgili bazı sorunlarım var de, bitsin be kadın! (Bunu kendime söyledim, üstünüze almayın ey nadide okuyucularım!)

Tatil sonrası okula dönmenin zorluğu, bunaltıcılığı, usandırıcılığı, korkutuculuğu, zaman zaman tiksindiriciliği ve bezdiriciliği -okuma ve öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan bazı zat-ı muhteremler hariç- herkesin malumudur sanırım. Bünye tatilde tembelliğe, normalde yataktan çıktığı saatte yatağa girmeye, sıcacık evinde oturmaya –ya da mevsimlerden yazsa denize girip serinlemeye vs.- , TV’de boş boş dizi izleyip bütün gün internetin başında oyalanmaya alışmıştır bir kere. (Bu bahsettiğim ortalama bir Türk öğrencisinin tatil anlayışı, tabii tatilini çok olağandışı şeyler yaparak geçiren şahıslar olmuştur, oluyordur, olacaktır.) Şimdi kim sabahın köründe, hele de hava buz gibiyken, kalkacak, giyinecek, aç aç okula gidecek, saatlerce sevimsiz sınıf arkadaşları ve moral bozucu öğretmenlerle küçücük bir odada tıkılı kalacak, sıkıcı dersleri dinleyecek, bütün gün okulda yorulduğu yetmezmiş gibi bir de üstüne saatlerce yol çekecek, eve yorgun argın gelmesinin üzerine bir de ders çalışacak, ödev yapacak, sınav üstüne sınava girecektir? (Bu bahsettiğim tatilden çıkan klasik bir Türk öğrencisinin okul yaşantısıdır, derslerini yatarak geçen, her sınavda dört ayağının üstüne düşen, süper zeki olup hiç ineklemesine gerek kalmayan, aşmış sosyal olup okul hayatının her saniyesinde eğlenen bireyler de olmuştur, oluyordur, olacaktır.) Bu gibi durumlar, zaten her hafta sonu çoğu bünyenin yaşadığı pazartesi sendromunu, artık kaç hafta tatil yapıldıysa o kadar sayıya katlayarak -örneğin 2 hafta tatil yaptınız, tebrikler, okula dönüşün ilk günü normalde yaşadığınızdan 2 kat fazla pazartesi sendromu yaşayacaksınız- ufak çaplı pazartesi sendromunu dev bir tatil sonu sendromuna dönüştürüverir.

Buraya kadar bahsettiklerim, oldukça doğal ve evrensel bir takım durumlar ve izlenimlerdi. Bendenizin de, ilköğretim ve lise döneminde yaşadığım “tatil sonu sendromları” üç aşağı beş yukarı, yukarıda bahsettiğim şekildeydi. Tembelliğe alışmanın ve bu durumun eninde sonunda biteceğini bilmenin getirdiği gerginlik, ders çalışmak ve  sabahın köründe yollara düşmek zorunda kalacağını düşünmenin getirdiği moral bozukluğu, sevilmeyen bir takım öğrenci ve öğretmenleri görmek durumunda kalacak olmanın getirdiği iç sıkıntısı ve okulun ilk gününde elini kolunu nereye koyacağını bilememenin verdiği huzursuzluk belirtileriyle görülen bir çeşit tipik bir sendrom yaşardım henüz reşit değil iken. Yalnız üniversite hayatına başlamamla beraber, tatil sonrası sendromlarım da başka bir hal aldı. Birkaç cümle önce belirttiğim bütün bu durumların üstüne yılların bezginliği, gelecek kaygısı ve senelerdir tekrarlanıp duran hatalar gibi daha “derin” mevzuların yanı sıra, ders seçimi gerilimi, hocalarla muhatap olmanın kaçınılmaz zorunluluğu, parasızlık çaresizliği ve kalacak yer bulma sorunsalı gibi daha “kıytırık” sıkıntılar da, üniversite hayatına girmiş bulunmuş olmamla baş gösteren bir takım belirtilerden oldu.

Fakat son zamanlarda, özellikle de son iki yılda, içimi sıkıntıyla dolduran, depresyonlardan depresyon –ki bu kelimeyi gerçekten hiç sevmiyorum- seçmeme neden olan, beni acılardan acılara savuran bir durum var ki, tadından yenmiyor: Geçen giden tatillerin rezilliği. Bu nitelenmiş belirtili isim tamlaması, açıklamak istediğim hissiyatı vermekten ne kadar uzak! (Ama siz gene de bununla idare edin, var olmasını çok arzuladığım okurlarım) Açmak gerekirse (keşke gerekmese), bu tatillerin rezilliği şuradan kaynaklanmaktadır: Her tatile deliler gibi kitap okumak, sosyal aktivite manyağı olmak, görüşülemeyen bütün arkadaşlarla gününü gün etmek, alışveriş yapmak, ehliyet başvurusunda bulunmak, iş bulup çalışmak, yurt içi ve yurt dışı bulunabilen her türlü geziye katılmak, onlarca film izlemek, diyet yapmak, tarzını değiştirmek, sağlıklı ama heyecanlı, yararlı ama eğlenceli bir hayat edinmek ve daha birçokları gibi sayısız bomba plan yaparak girmek ve sonuç olarak bütün bu bomba planların elinde BOM! diye patlamasıdır. (Espri de yaptım, haha) Sonuç olarak, tatilin sonunda yepyeni bir birey olarak, yeni döneme bomba gibi başlamak bir yalandır. (Bunu da kendime söyledim canım okurlarım, sakın sakın üzerinize alınmayın!) İşte bu yalan, tatil hevesini –kendi adıma- burnumdan getiren bir olgudur. Dolu dolu yaşanmamış ya da yaşanamamış bir tatil, daha da kötüsü, dolu dolu yaşanmasının imkansız olduğu bilinen bir tatil, insanı tatile girdiğine de gireceğine de pişman eder. Tatil planlarının yatacağını bilmek ve bunu kabullenmek, sadece tatil sendromunu biraz hafifletiyor, sorunu –yani olmak istenilen kişi ile gerçekte olunan kişi arasındaki kapatılamayan fark- hiçbir şekilde çözmüyor. “Anlamak çözmeye yetmez” demiş Bülent Ortaçgil, Müslüm babam da bir güzel yorumlamış bunu “Sensiz olmaz, sensiz olmaz” diye. Velhasıl-ı kelam, tatilden önce nasılsam, tatilden sonra da aynıyım. Bu kafayla gidersem diyerek kendimi daha da fazla üzmek istemiyorum; zira daha dün  birçok şeyin insanın elinde olmadığını kesin bir kararlılıkla ifade etmiştim, ancak bir şeyler değişmezse ya da değiştirilmezse, bundan 10 sene sonra da tatil sonrası aynı hissiyatı yaşayarak, olduğum insan olarak kalmaya devam edeceğim gibi de geliyor bana, ah okur ah.

Şimdilik, şubatta yazdığım ve gene anlatmak istediğim mevzuu yeterince açamadığım (neden açılmıyor bu mevzuular, neden?!) yazıyı şu sözlerle bitiriyorum: Belli bir yaştan sonra öğrenciliğin hakikaten çekilmediğini anladım, ama işte “Anlamak çözmeye yetmez.” Sene olmuş 2011 ve ben hala daha vatana, millete ve de kendine bir hayrı bulunmayan, icraatsiz, işsiz, güçsüz bir öğrenciyim. Son olarak, bu tatil bahsettiğim kadar da kötü geçmedi, “hayaller yarım kaldı; amma hayat devam ediyor yeğenim!”

NOT: Sevgililer günü hakkında da iki çift kelam etmek istedim ama baktım gördüm ki diyecek hiçbir sözüm yok. Durun, bakıyorum, evet hakikaten diyecek bir şeyim yok. Sevgilisi olanın ya da sevgilisi varmış gibi olanın sevgililer günü kutlu olsun, sevgilisi olmayıp da üzülene geçmiş olsun, sevgilisi olmayıp da “bekarlık sultanlıktır” tadında bir hayat yaşayanlara uğurlar olsun, bu da “senin hala bir sevgilin yok mu yahu?” tarzındaki sorulara muhatap olduğum son sevgililer günü olsun. (İmayı anlayan anladı desem, çok mu saçma olur demeyeyim hadi.) Son olarak da bütün İslam aleminin kandili mübarek olsun.

Papa John's Pizza, sevgililer gününe özel kalp şeklinde pizza "şettirmiş", Twitter'da bunun kampanyasını yapıyor. Concon işi buldum ben kendi adıma. 

27 Ocak 2011 Perşembe

Bulaşık suyu ister misiniz?

"Seni anlatabilmek için yeni bir dil icat etmeyi isterdim Orhan."

Ne zaman bloğa ya da herhangi bir yere bir yazı yazmaya kalkışsam, başka işlere bulaşasım geliyor.Mesela susuyorum, acıkıyorum, uykum geliyor, bir şey izleyesim geliyor, internet kopuyor, başkalarının bloglarını okuyasım tutuyor sonra da “Amaaaan” diyorum, yazar mı olacağım sanki, bloğumu okuyan mı var sanki (var dört-beş kişi canım), yazacak bir şey mi var sanki, dünyayı mı kurtaracağım sanki, deyip yatıyorum. Ve evet, niyeyse bir şey yazasım gelecekse, gece geç saatlerde geliyor. (Ya da yapmam gereken başka işlerin olduğu saatlerde.)
Ancak, sevgili okur-okumazlarım, Ocak 2011’de, tek bir yazıyla, o yeni yıl yazısından bahsediyorum, kalmamaya kararlıyım. Bakıyorum çevremde sevdiğim, izlediğim, imrendiğim, kıskançlıktan çatladığım vs. blogların çoğunun yazarı oldukça velud(üretken) ve de içeriği iyi ya da kötü, sıklıkla yazı yayınlamaktalar. Çok yazmak iyi yazmak anlamına gelmez; fakat az yazmak da kaliteli yazılar yazdığını göstermez.

Farkındayım konuya giremiyorum, bu gidişle girebileceğim de yok. Yani, peki itiraf ediyorum, bir konuda karar kılmış değilim. Bu yüzden laf salatası yapıyorum. Şu aralar en çok yaptığım şey de bu zaten, belirli bir konudan bahsetmeksizin; ki aklımda, gerçekten, onlarca konu var, lafı eveleyip gevelemek. Bilgisayarımda da, şu anda onlarca tamamlanmamış yazı var. Konuyu buluyorum, güzel konu, hakkında bir ton laf edilebilir, ama işte niyeyse o konuyu bir türlü açamıyorum. Şöyle çarpıcı bir giriş yapayım diyorum, giriş için çok uğraşıyorum, ama yazı gelişmiyor. E gelişmeyince, haliyle sonuca da bağlanamıyor.

Bir başka sorun da, madem konu açıldı, yukarıda da bahsettiğim gibi hangi konu hakkında yazacağımı bir türlü kararlaştıramamam. Çok fazla konu hakkında düşünüyorum, aklıma gelenleri not da alıyorum. Ancak gene de tam olarak ne hakkında yazsam karar veremiyorum. Karar verdikten sonra da, bir önceki paragrafta bahsettiğim şeyler sorun oluyor.

“Acaba çok mu mükemmeliyetçiyim ki?” deyip kendime gülüyorum. Ha ha ha!

En azından Ocak 2011’i tek yazıyla kapatmamış olacağım. Ama iyi ama kötü. İyi geceler.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Sana Çok Güzel Başlıklar Hazırladım


Saat 22.31. Tam da 21.31’de başladığım yazıyı bitirmede başarılı olamadım arkadaşlar. Evet, ben ne yazık ki her başladığı işi bitirebilen, her zaman parmakla gösterilip takdir toplayan, iç güzelliği ya da dış güzelliğiyle ilgi çekebilen bir insan değilim. “Neden gene iç karartıcı şeyler yazıyorsun yahu, yeter artık, okumayacağız seni!” diye bıkkınlıkla yapılan serzenişlerinizi duyar gibiyim. Siz nasıl istiyorsanız öyle olsun be dostlar, sizi mi kıracağım yani bu mübarek yılbaşı gününde? Kalbimi kırarım daha iyi.


Geçen yazıda (bknz: ısınma) biraz çıtlattığım, “Güle Güle Dandirik 2010, Hoş geldin Umut-Fakirin-Ekmeği 2011” başlığını belki hatırlarsanız. Hatırlayamazsanız da sorun değil, bir alttaki yazıya bakıp hemen hatırlayabilirsiniz. Sonra unutursunuz falan. Her neyse, açıkça söylemek gerekirse, çok uzun ve derin değerlendirmelerle dolu bir yazı yazmayı amaçlamıyorum. Yani, aslında öyle bir amacım vardı ama ilk cümlede de dediğim gibi elimde patladı. Yok, yok korkup da terk etmeyin bloğumu, iç karartıcı şeyler yazmayacağım, gerçekten bak. 

Cıvıltı’ya ya da genel ağ günlüklerine (bu kelimeyle neyi kastettiğimi söyleyen arkadaşa, ilk buluşmamızda çikolata ya da meyveli soda alacağım- maksat Türkçemize destek olmak) baktığımda, genelde yeni yılla ilgili iki farklı yaklaşımla karşılaşıyorum. Birincisi, tipik ve oldukça kalıplaşmış bir “yaşasın yeni yıl, güle güle eski yıl” yaklaşımı. Bu yaklaşımda kişi, geçen yıl hakkında bir takım değerlendirmeler ve genellemelerde bulunur, “XXXX yılında ne olmuştu?” konu başlıklı muhabbetlere girer, gelecek olan yıl için heyecanlanır ve yeni yıl için bir yıl plan ve program yapar. İkinci yaklaşım ise, son yılların yükselen “trend”lerinden olan, kalıpları yıkma, herkesten farklı ve özel olduğunu gösterip, sıradan halkın ne kadar salak ve sıkıcı olduğunu kanıtlayan yaklaşım. Mevzua bu şekilde yaklaşan tipler, yeni yıl-eski yıl muhabbetinin ne kadar yavan olduğunu söyler, gelecek olan yeni yılda bir haltın değişmeyeceğini, alınan kararların uygulanamayacağını falan savunarak, yeni yıl denen hedenin aslında sadece “takvimsel” bir değişiklik olduğunu bildirir. Eskiden bu yaklaşımdan herhangi birine yaklaşıp da bir yazı yazacak olsam, muhtemelen bu ikinci yaklaşım olurdu. (Eskiden dediğim bundan 1,5 saat öncesi. O da eski sonuçta. Ne kadar çabuk değişiyorum değil mi, çocuklar?) Ancak artık, kendini fazlasıyla orijinal zanneden sıradan ‘fekat’ mütereccid bir kişilik olduğunun farkına varan bendeniz, yeni yazısında birinci yaklaşıma yaklaşıyor. Yani orijinal olacağım diye kasmıyor. Mükemmel olmaya çalışmıyor. “Yeni yıl yazım, gece yarısı olmadan bitsin de adım tarihe geçsin” diye uğraşmıyor. Hayatı akışına bırakıyor.


Şimdi kendini fazlasıyla orijinal zanneden sıradan ve mütereccid bir insanın 2010-2011 ile ilgili edindiği ufak tefek notları okuyacaksınız. Buyurun efendim, önce 2010: