Müzik çalarımda öyle bir şarkı listem var ki, gece gece anlamsız düşünceler ağına takıldığınızda, mesela dün bana olduğu gibi, "biraz kafamı boşaltayım bari müzik dinleyerek, hem de rahatlatır müzik ruhun gıdası falan feşmekan" gibi oldukça makul bir sebeple kulaklıkları takıp yatağınıza girdiğinizde gelesi olan uykunuzu bile fersah fersah öteye kaçırır. İşte bu gece bana olan da tam olarak bu. Neden bilmiyorum, garip ve gereksiz sayısız fikriyat birden "bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik!" diyerek beynimi istila etti. Bendeniz ise yukarıdaki makul gerekçe ile müzik çalarıma sarılayım dedim ama sarılma o sarılma, siz deyin 2 ben diyeyim 5 hakim desin 10 saattir meyhane şarkıları dinliyorum.
" Meyhane şarkıları mı? O de ne la? Yenir mi? Senin meyhanede ne işin var? Sana da benim gibi içtiren mi var?" gibi oldukça mantıklı soruları bir kenara bırakmayalım elbette, cevaplayalım. Meyhane şarkıları, adından da anlaşılabileceği üzere meyhane adı verilen, Farsçadaki mey (içki) ve hane (ev) sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile oluşmuş, anlam olarak ise "içki içilen yer" olarak belirtebileceğimiz mekanlarda çalan, genellikle duygusal parçalardır. Yalnız yanlış düşünülen bir şey varsa, meyhane şarkıları arabesk olarak tabir edilen, ne bileyim bir Orhan Baba, Ferdi Abi, İmparator İbo filan şarkıları değildir. (Ki arabesk sevdamız da ayrıdır, tartışılmaz.) Meyhane şarkıları genel anlamda TSM (Türk Sanat Musikisi) parçalarından oluşur. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Mustafa Oruç, Hüdai Aksu gibi isimler meyhanelerin vazgeçilmez sanatçılarıdır.
Benim meyhane şarkıları ile ne işim olduğuna gelince, elbette meyhaneye gidiyor değilim. Ama meyhane temalı şarkılara, misal olarak "At Kadehi Elinden", "Sigaramda Duman", "Bu Akşam Bütün Meyhanelerini Dolaştım İstanbul'un", "Sarhoş Olamıyorum", "Kadehinde Zehir Olsam" verilebilir, kesinlikle zaafım var. İçki içmeyi ya da sarhoş olmayı tasvip etmesem de, meyhane şarkıları dinleyip de efkarlandığım çoktur. He bir de içki içen bir insan olsam halim nice olurdu tasavvur edemiyorum. Şu da var ki, bütün meyhane şarkıları içki, meyhane, sarhoşluk, ayyaşlık, berduşluk temalı olacak diye bir kaide de yok. Hatta bir çoğu, çoğumuzun, ya da en azından TSM ile bir şekilde alakalı olanlarımızın, severek dinlediği, söylediği şarkılar. Örneğin, "İnleyen Nağmeler", "Telgrafın Telleri", "Kadifeden Kesesi", "Leyla Özge Bir Candır", "Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim", "Bir Dalda İki Kiraz", "Yangın Olur Biz Yangına Gideriz" vb. şarkılarda herhangi bir meyhane teması yoktur. Ama gene de meyhanelerde çalınan şarkılardır.
"Nereden sardın sen bu meyhane şarkılarına kızım? Yaşın kaç başın kaç? Aşık mısın? Mecnun'a mı bağladın? Sana da benim gibi çektiren mi var?" gibi oldukça acıklı soruları da unutmayalım, güzel güzel cevaplayalım. Meyhane şarkılarına, şimdi yıl olarak söylemeyeyim de yaşım çıkmasın, lise 2'de iken nasıl olduğunu tam olarak anımsayamadığım bir şekilde, doğuştan gelen melankolik mizacıma cuk diye oturan TSM'e sarıverdim. Bir yandan yeni başlayan arabesk sevdam, bir yandan da yeni keşfettiğim eski musiki, bende zengin bir "damar şarkı" dağarcığı oluşturdu. Şu gün şu sitedeki şarkıların %85'ini biliyorsam, bu mevzuu ta o zamandan kalma bir mevzudur ey dostlar.
Aşık olup olmadığıma, bana bir çektiren olup olmadığı gibi merakla ve ısrarla tekrarlanan sorulara gelirsek, haydin şöyle bir cevap verelim: "Ben gamlı hazan sense bahar, dinle de vazgeç; sen kendine kendin gibi taze bahar seç"" ile "Sevme dediler sevdim, kül oldum yana yana." Artık kim ne anlarsa.
Son olarak da böyle bir TOP 10 tadında bir şarkı listesi hazırlayalım, efkarlanalım.
Yok yahu, ben efkarlanayım, zaten efkarlıyım, siz efkarlanmasanız da olur.
1. Bir İhtimal Daha Var (Altın Vuruş: Sükut etme nazlı yar, beni mecnun edersin.)
2. Böyle Bir Kara Sevda (Altın Vuruş: Ne çıkar bahtımıza ayrılık varsa yarın.)
3. Benzemez Kimse Sana (Altın Vuruş: Lütfuna ermek için söyle perişan olayım.)
4. Bu Akşam Bütün Meyhanelerini (Altın Vuruş: Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde.)
5. Şimdi Uzaklardasın (Altın Vuruş: Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu.)
6. Unuturum Diye Yorma Kendini (Altın Vuruş: Bu kadar yürekten sevmişken seni, öyle kolay değil unutamazsın.)
7. Kimseye Etmem Şikayet (Altın Vuruş: Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.)
8. Beklenen Şarkı (Altın Vuruş: Şarkının tümü! Çok Sert Vuruş: Sana gelen yollarda, daima beni bekle.)
9. Ah Bu Şarkıların Gözü Olsun (Altın Vuruş: Güzelsen güzelsin yok mu benzerin?)
10. Ada Sahillerinde Bekliyorum (Altın Vuruş: Bana mesken olunca topraklar, beni yad et güzelim başın için.)
"Keyfe Keder Okunmayası Blog" ile başlayan kısmen ciddi ve istikrarlı blog geçmişinden sonra, Fazla Orijinal Blog, nam-ı diğer FOB, yazarının daha fazla içinde tutamadığı duygucuk ve düşünceciklerini ifade edebildiği yegâne yer olarak bir sığınak görevi görmektedir.
11 Kasım 2011 Cuma
14 Eylül 2011 Çarşamba
Söyle kim engelleyebilir buluşmamızı?
Pekala, 3.düzenlemeden sonra kararımı verdim ki; bu başlığa yazılmaya değer bir şeyler bulmadıkça, bu yazıyı boş bırakacağım. Bazı düşünceler ve duygular vardır ki sözle anlatılması mümkün değildir. Velev ki sözle anlatılması mümkün olsun, kesinlikle anlatasınız gelmez. İşte öyle bir şey.
Etiketler:
bir zamanlar Japonya'dayken,
gizem,
yasampinarim
28 Ağustos 2011 Pazar
Hatıralarda sakla beni kimse bulamasın
Ayda bir yazma alışkanlığını edinmemin suçunu içinde bulunduğum üşengeçlik çıkmazında arayın. Yazmayı tasarladığım derin (kime göre neye göre?) mevzular ile yazılması gereken, yahut bendenizin yazılması gerektiğini düşündüğü konuları da bloğun misyonuna sığınarak bir kenarda bekletebilirim sanırım: “'Keyfe Keder Okunmayası Blog' ile başlayan kısmen ciddi ve istikrarlı blog geçmişinden sonra, Fazla Orijinal Blog, nam-ı diğer FOB, yazarının daha fazla içinde tutamadığı duygucuk ve düşünceciklerini ifade edebildiği yegâne yer olarak bir sığınak görevi görmektedir.”
Üç şairin sevdiği kadın hikayesini bilirsiniz. Hayır yanlış biliyorsunuz, üç şairin bir kadını sevme hikayesini bilmelisiniz. Bu üç şairin sevdiği kadın ne tür bir kadındır, üç şair bu kadında ne bulmuştur, kadının kalbi esasen kimdedir gibi sorular merak edilesi. Ancak, benim bir dişi olmama rağmen üç şairin sevdiği bir kadın olmak istemediğimi de bilmeniz gerekir. Sevilen taraf olmaktansa, seven taraf olmak daha güzeldir çünkü.[1]
Bana dişiliğimi sorgulatası bu hanımı geçip de üç şaire gelirsek, bu hikayeyi öğrendiğim vakit bu şairlerden hangisi olabilirdim diye düşünmezlik de edemedim haliyle. Seven taraf olarak, sevdiği kadına ulaşan şair olamayacağım kesin. Zaten “Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat” demek de hiç bana göre değil. Sevdiğini kaybetmiş şair de değilim ama, “Ay ışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni” de diyemem. Sevdiğine asla kavuşamamış, kim bilir belki de uzaktan, bir başka biçimde sevmiş şair olmalıyım o halde, “Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki, hani Etiler’den Hisar’a insek bile” diyen. Ben de inebilirim Etiler'den Hisar'a dünyayı dolaşırcasına sanki?
Üç şairin bir kadını sevmesi hikayesi, edebiyatçıların (şair olsun yazar olsun) ayrıksı ve zaman zaman değil her zaman vuku bulan hastalıklı -demek doğru olur mu?- mizaçlarının da bir örneği olarak gösterilebilir. Bu durum, seven taraf olmanın yanı sıra, şair ya da yazar olmanın nasıl bir şey olacağını düşündürdü. Mesela bir yazar olsam nasıl bir hayatım olurdu? Kendimi yazar olarak düşlemek hoşuma gidiyor. Yazar olabilirliği olan bir şahıs olup olmadığımı sorgulamaksa mevzuumuz dışında. O halde, kendimi en azından bu yazı içinde yazar olarak düşlemeye devam edeyim; zira “bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır.” (Murathan Mungan)
Bir yazar olarak hayatım, akşam 11’de başlar sabah 7’ye kadar sürerdi. Yazana kadar karın ağrıları içinde kıvranırdım. Daktilom olurdu kesinlikle, sabaha kadar tak.. tak.. Bilgisayarda da yazardım tabii, ama daktilo ilhamın gerçekten geldiğine inandığım anlarda vazgeçilmezim olurdu. 2 oda, 1 salon bir evim olurdu; 1 oda kitaplarıma ayrılırdı, ama öyle böyle değil yüzlerce eski yeni kitaplar, defterler… Sahaflarda dolap beygiri gibi dönerek alınmış kitaplar, sözlükler, gazetelerden kesilmiş çeşitli haberler ve dergiler de kütüphane odamın olmazsa olmazları olurdu. Ne düzgün, ne dağınık diyebileceğimiz bir oda olurdu bu. Yatak odama pek uğramazdım, pek de uyumazdım zaten. Salonumda yaşardım, balkonum olurdu, balkona bakan bir tarafta da çalışma masam. Üstü elbette çok karışık olurdu. Kül tablası ve kupa eksik olmazdı, 7/24 çay demlenirdi evimde muhakkak. Ya yalnız yaşıyor olurdum, ya da kedim olurdu. Kediye bakamazsam balıklarım olurdu. Balkonda oturmayı çok severdim. Masamın üzerinde lamba da olurdu, bir de fotoğraf. Belki ailemin fotoğrafı. Plak çalarım ya da gramofonum da olsa ne güzel olurdu. Enteresan çalışma saatlerimden arta bulduğum zamanlarda dışarı çıkardım. Ufak ama şirin bir mahallede oturuyor olurdum. Mahalleli beni tanırdı, selamlaşırdık. Sonra belki haftada bir sevdiğim üç beş dostumla buluşurdum. Sinema veya tiyatroya giderdim muhtemelen yalnız. Hafif melankolik bir insan olurdum ama severdim de öyle yaşamayı; unutamadığım bir aşkım olurdu, birkaç insan bilirdi sadece, aramızda da lafı geçmezdi zaten bu durumun. Ama saygı duyulası bir aşk olurdu bu, o uzaklarda olurdu ama bir iki kez daha karşıma çıkmış olurdu, merhabalaşırdık belki. Ya da oturup çay içerdik. Yazdığım şiirlerde o olurdu; ama çok da şiir yazmazdım zaten. Daha çok romanım üzerinde çalışırdım, çok uğraşırdım, mahvederdi beni, uykusuz bırakırdı. Ama sonunda çok güzel bir roman olurdu, naif, sade bir dili olur ama az sözle çok duygu paylaşırdı bizimle. Tatlı bir hüzün olurdu kesin içinde. Bir kadını seven üç şair romanım için biçilmiş bir kaftan olabilirdi; fakat gene de daha uysal bir konu seçerdim ben romanım için. Hikaye de yazardım, hatta hikaye yazmayı çok severdim. Ama hikayelerimi pek sevmezdim. Ya da öyle derdim, romanımı çok sevsem de hikayelerim vazgeçilmezim olurdu.
Mesele işte bundan ibaret. Ben kendi romanını okuyan yazar Yaşam Pınarım’ı düşünedurayım, siz de üç şairden bir tanesinin bir şiirinin müziğe dökülüşünün tadını çıkarın. “Çık gel bir kez daha, beni bozguna uğrat.” diyen saygı duyulası aşıklara da gelsin mi bu şarkı? Gelsin, gelsin.
Konuyla alakalı olarak, “Fuzuli’ye sormuşlar” diye başlayan ve ona isnat edilen bir kıssa mı diyelim, özlü söz mü diyelim, şiir mi diyelim her neyse işte bir mesele vardır. Konu bütünlüğünü bozmaması açısından (konu bütünlüğü diye bir şey mi kaldı ALLAHINI SEVERSEN?!?!) o durumu bir dipnot olarak vermeyi uygun gördüm: Fuzuli’ye sormuşlar: “Sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” diye. O da “sevmek” demiş, “çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın.” Valla bu latifenin her yerde dönüp durması, hatta saf aşık gençlik tarafından da oldukça benimsenmiş olması bence içeriğin doğruluğuna zarar vermez; lakin bu lakırdı gerçekten Fuzuli’ye mi aittir, orasını da ben bilemeyeceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

